🏓 Mehmet Akif Ersoy Ile Ilgili Yazı
Bu sitedeki yazı, resim ve videoların tüm hakkı dortaltiyasdunyasi.com‘a aittir. İzin almaksızın kopyalanması, kullanılması, çoğaltılması kesinlikle yasaktır. dortaltiyasdunyasi.com telif hakkı ihlalinden doğan haklarını saklı tutar.
Mehmet Akif her sabah namazı için Sultan Ahmet Camine gelir. Her gelişinde de yaşlı bir adamın kendisinden önce gelmiş olduğunu görür. Akif, ne kadar erken gelirse gelsin bu durum değişmez. Yaşlı adam her sabah mutlaka ondan önce camiye gelmiş olur. Ancak bu yaşlı pir-i fani ve bu nur yüzlü adam hiç durmadan ağlamaktadır ve gözyaşı dökmektedir. Bundan sonra Mehmet
Afganistan’ın başkenti Kabil’e giden HaberTürk programcısı Mehmet Akif Ersoy, canlı yayında yayın yaptıkları esnada bir Taliban militanının yanlarına geldiğini, yayın bittikten sonra da kendilerine bir yazı göstererek Malatya’da İnönü Üniversitesi’nden kabul aldığını söylediğini belirtti.
Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri Berlin’de görev sırasındayken takip etti. 14 ay süren Çanakkale Savaşı’nın zafer haberini ise Arabistan’dayken aldı. Bu haber sonrasında duyduğu gurur ve hissettiği coşkuyla “Çanakkale Detanı” adlı ünlü şiirini yazdı.
Seyahatimizeyine yaylı ile devam ediyorduk. " Mehmet Akif 1920 yılı Nisan ayı sonlarında Ankara'da olmuş ve Ankara'da 10-15 gün kadar kaldıktan sonra bu seyahate başlamıştır. Önce Eskişehir'de 20 gün kalmış ve sonra Burdur'a geçmiştir. Bu nedenle Mehmet Akif Ersoy'un Burdur'a 1920 yılı Mayıs ayı sonları ya da Haziran
Akif, Asım’da Türk gençliğinin vasıflarını, beden ve ruh yapısı, ilim, tahsil ve terbiyesi, çalışkanlık, ümit ve azim, dindarlık, vatan sevgisi ve ahlak ile çizmiştir. Âkif'e göre, bilgisiz ahlak, miskinlik ve zayıflığa; ahlaksız bilgi ise, milletlerin ruhunun zehirlenmesine sebep olur. Akif’te Milliyetçilik.
MEHMET AKİF ERSOY'UN HAYATI. Şiirlerinde milli ve manevi duyguları ön plana çıkaran usta kalem Mehmet Akif Ersoy, Buhara'dan Anadolu'ya gelen bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım ile
Mehmet Akif Ersoy. Geçmişten adam hisse kaparmış ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi. Mehmet Akif Ersoy. Mehmet akif ersoy’un veciz sözleri. Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. Mehmet Akif Ersoy.
Mehmet Akif Ersoy hayatı hakkında bilgiler. -O Dönemler 11 Arkadaşı İle Beraber İtihat Ve Terakki Cemiyeti’ne Üye Olur. -2.Meşrutiyet Dönemi İçinde, 27 Ağustos 1908’Den İtibaren Arkadaşları, Eşref Edip Ve Ebül’ula Mardin’in Çıkardığı Sırat-I Müstakim Dergisinin Başyazarı Olmuştur.
Mehmet Akif Ersoy hakkındaki acı gerçekleri görmezden gelemeyiz. Mehmet Akif Ersoy "Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi" mısrası ile uzun süredir tenkitlere maruz kalan M. Akif'i Tipik bir ayak kayması örneği; Mehmet Akif Ersoy. Mehmet Âkif Ersoy, 1873 senesinde İstanbul’da doğdu ve 1936 yılında vefat etmiştir.
Bu çerçevede Mehmet Akif Ersoy ile ilgili olarak Yüksek Öğretim Kurulu elektronik veritabanında kayıtlı bulunan ve yazarları tarafından kullanıma açılmış olan 21 tez incelenmiştir.
Mehmet Akif Ersoy has white beards. He has brown eyes. She is light fat and medium tall. Her hair is white and her hair is straight. He is a talented person. He is a quiet and polite person. He didn’t talk much. He is a thoughtful and honest person. He’s a smart person. He is a middle-aged person. Mehmet Akif Ersoy is a helpful person.
91AUDs. Mehmed Akif, 1873 yılında İstanbul´da, sade ve geleneksel bir hayatın yaşandığı Fatih´in Sarıgüzel semtinin Nasuh mahallesinde 12 numaralı evde Büyük bir yangında harap olan bu semtin ortasından bugün Vatan Caddesi geçmektedir dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet Ragif´tir. Ragif, ebced hesabıyla hicri 1290 rakamına karşılık gelmektedir ve bu rakam Akif´in doğum tarihidir. Akif, Osmanlı devletinin hasta adam ilan edildiği ve bu görüşün dönemin devlet adamlarına ve aydınlarına uğursuz bir hastalık gibi bulaştığı, çöküş şartlarının hemen herkeste çözülme, umutsuzluk, panik yarattığı, buna rağmen hemen herkesin bir şeyler yapma çabasında olduğu bir dönemdir. 2. Mahmut´un, 3. Selim´in başlattığı yenileşme hareketleri, Tanzimat doruk noktasına varıyor ve bugüne kadar devam eden aydın- halk yabancılaşmasını, milletle devlet arasındaki problemli doğuruyor, toplumsal yarılmalara yol açıyordu. Yenileşme ile başkalaşma arasındaki farklar sık sık belirsizleşiyor atılan her adım ciddi sosyal ve siyasi maliyetler getiriyor, kendinden ve kendi köklerinden beslenen bir yenilenme gerçekleştirilemiyordu. Korkuyla umut, ataletle hamle çabası, teslimiyetle yiğitçe direniş, çözülüşle yeniden toparlanış aynı anda ve çok zaman kolkola denecek kadar birbirine yakın duruyordu. Avrupa ülkelerinin Osmanlıyı tasfiyesi politikası bütün hızıyla ve kararlılığı ile devam ediyordu. Daha Akif 6 yaşında iken Ruslar İstanbul´a kadar ilerliyor Ayestefanos Abidesini dikiyordu. Yine 5 yaşında iken Abdulhamid, Meclis-i Mebusan´ı kapatıyor, devletin ve milletin varlığını korumak için politik dehasına ve çoküş endişesinin yarattığı bir haleti ruhiyeyle baskıcı bir politikaya yöneliyordu. Babası Fatih Medresesi müderris ve mücizlerinden icazet veren İpek´li Temiz lakabıyla anılan Tahir Efendi´dir. Annesi ise Buharalı Mehmed Efendi´nin kızı H. Emine Şerife hanımdır. Babası Rumelili Arnavut annesi ise Buhara´dan hacca giderken Amasya´da vefat eden Buharalı Şirvani Rüştü Efendi´nin kızıdır. Tahir efendi, ilk kocası vefat eden Emine Şerife Hanım´ın ikinci eşidir. Akif´in ailesi sade ve orta halli ama bir inanç ikliminin bütün olgunluğu ve güzelliği ile yaşadığı bir aile idi. Akif babasını,"Beyaz sarıklı, temiz, yaşça ellibeş ancakVücudu zinde fakat saç sakal ziyadece ak." diye tasvir eder. Hoca Tahir Efendi erkenden kalkar, çocuklarını Akif ve kızkardeşi Nuriye kendi eliyle yıkar, kızının saçlarını tarar, pişirdiği salepleri içirerek onları mekteplerine gönderirdi... Çocuklarını bir kere bile dövmemişti. Kuntay, Akif, Annesini ise şöyle anlatır"Annem çok âbid ibadetine düşkün bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dinî selabetleri vardı. İbadetin verdiği zevkleri heyecanla tadmışlardı." Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç, Akif´in ailesi ve kökeni ile ilgili şu nefis yorumu ile yapar "Baba soyu Rumelili, ana soyu Buharalı, doğuş yeri Fatih Yani tam bir Doğu İslâmlığının, Batı İslâmlığının ve Merkez İslamlığının bir sentezi bir çocuk" Anne çizgisi, duyarlığı, sağduyuyu, kendini bir ülküye adayışı, şairliği getirecek; baba çizgisi, ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha da çelikleşen bir savaş adamını, gözüpekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir. Doğuş yeri ise, ümüslü ve verimli bir topraktır ki, tabiatta nice saçılıp da kaybolan iyi tohumların bir gramını bile ihmal etmez, değerlendirir, yemişlendirir." Akif´in doğduğu Fatih semtini Sezai Karakoç şöyle tasvir ediyor" "Fatih semti, İstanbul´un içinde ikinci bir İstanbul´dur. Yüzdeyüz Fatih şehridir. Fatih camii, İslâm-Türk kültürünün bu ölmez abidesinin çevresinde halka halka fatih medreseleri ve semti, en saf müslüman Türk heyacanının ördüğü bir toplumdur." Akif, İstanbul´un bu en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden birin de doğdu ve yaşadı. Hayatı burada tanıdı ve keşfetti, toplumsal dokuyu burada ve onun bir parçası olarak tanıdı. Bir inanç ikliminin güzelliği ile birlikte toplumun yazılı olmayan mutabakatlarını, modern hayatın yerli ve geleneksel olana nasıl nüfuz ettiğini, hangi çelişkilere, trajedilere yol açtığını, neleri çürüttüğünü, nelerin eskidiğini ve nelerin yenilenmesi gerektiğini bu mahalle hayatında gözlemledi. Yenilenmekle, yerli kalmak, kendi olmak arasındaki tercihlerinin ilk çizgilerini burada idrak etti. Ve Akif burada bir şey daha öğrendi. Her türlü kirlenmeye açık bir yoksulluğun, sade ve onurlu bir hayata nasıl dönüştürülebileceğini. Erdemli yoksulluk helal kazanç ve emek demektir, fedekarlık demektir, dayanışma demektir, karşılıksız sevmek demektir, hırs ve rekabeti ayaklar altına almak demektir. Erdemli yoksulluuğun tek sigortası vardır. Çalışmak, ölene kadar çalışmak, onurunu kaybetmeden çalışmak. Akif kendi mahallesinin yoksulluğunu, kendi haline terkedilmişliğini şöyle anlatır. Bizim mahalleye poyraz kışın da uğrayamaz Erir erir akarız semtimize geldi mi yaz! Bahârı görmeyiz ala lâtif olur, derler... Çiçeklenirmiş ağaçlar, yeşillenirmiş yer. Demek şu arsada ot bitse nevbahâr olacak? Ne var gidip Yakacık´larda demgüzâr olacak Fusulü dörde çıkarmaz bizim sokaklarımız; Kurak, çamur.. İki mevsim tanır ayaklarımız! Akif bu mahallede bu inaç ve gelenek ikliminin ortasında mahalle hayatını bütün renk ve çizgileriyle yaşadı. Babası O´nu sekiz yaşından itibaren Fatih camiine götürdü. Bunu bir şiirinde şöyle anlatır. Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir "Bu gece, Sizinle camîe gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun; Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!" Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi Namaza durdu mu, naliyle koyverir peşimi Dalar giderdi, ben atık kalınca âzade Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde." Cami, masal, oyun ve yaramazlık. Cami içinde baba ve çocuklar. Camii içinde inanç ve coşku. Camii içinde ciddiyet ve oyun. Cami içinde inanç ve çocuksuluğun sınırsızlığı. Cami içinde yetişkin ve çocuk samimiliği. Ve cami ile içiçe bir ev. Camii ile içiçe bir mahalle hayatı. Camii ile içiçe düşünce, duyarlık ve yaşama yetişkin Akif´in portresinin temel çizgilerini belirginleştiren çocuk Akif´in dünyası ya da Âkif´in içinde kendini bulduğu dünya... Ve Akif´in mizacı.. ele avuca sığmayan bir çocuk. Çalışkan ama haşarı. Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sımayan bir mizaç. Masal dinlemeden uyumayan bir ruh. Uyuması için kendisine masal anlatırken anlatırken uyuyakalan Saime Hanım´ın eline mangalda kızdırdığı cevizi bırakarak yakan bir yarım kalmışlığı kabullenememezlik. Akif böyle bir ortam içinde o günün geleneğine uyularak yaşlarında iken Emir Buhari Mahalle Mektebine başladı. Yaklaşık iki sene sonra Fatih İptidaisi´ne ilkokul girdi. Üç yıllık bu okulu bitirdikten sonra girdiği Fatih Merkez Rüştiyesi´ni ortaokulunu 1895 yılında bitirdi. Bu mezunuyet aile içinde görüş ayrılığına yol açtı. Emine Şerife Hanım, Hocazade´sinin Annesi Âkif´e Hocazadem diye hitabederdi sarıklı olmasını, medresede tahsiline devam etmesini istiyordu. Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini ileri sürüyor, yeni açılan ve revaçta olan mekteplerden birine gitmesini istiyordu. Akif´in anne ve babası arasındaki bu görüş ayrılığı Dönemin toplumsal tercihlerindeki farklılaşmayı da ortaya koyuyordu. Bir tarafta geleneğin bütün çizgileriyle yaşadığı Fatih´te, evladını bir inanç ve ilim adamının saygınlığı içinde görmek isteyen anne diğer yanda değişen dünyanın gereklerini farkeden kendisi de bir inanç ve ilim adamı olan baba. Ne inanç ihmal edilebilirdi ne yeni gelen ve kendi şartlarını dayatan dünya. Bu açıdan bakıldığında Akif annesiyle babasının özlemini kendi şahsında bütünlemiş ve uygun bir senteze kavuşturmuş gibidir. Sonunda Tahir Efendi´nin dediği olur. Ancak Tahir Efendi mektep ve meslek tercihini oğluna bırakır. Akif dönemin en gözde okullarından biri olan Mülkiye´yi tercih ettiği için ve babasıyla birlikte kaydını yaptırır. Kayıt tamamlandıktan sonra kâtip kayıt harcı ister, Tahir efendi, Âkif´i bir köşeye çeker, kesesini çıkarır ama istenen miktarda para yoktur. Tahir efendi rehin bırakmak üzere gümüş saatini çıkarınca kâtip almaz ve kayıt harcını ertesi gün getirebileceklerini gençlik yılları da çocukluğu gibi. Taşkın, ele avuca sığmaz, güçlü, sıhhatli ve enerjik. Pehlivanlarla güreşen, boğazda karşıdan karşıyla yüzen, taş yarıştıran bir ilk gençlik. Ama hep çalışkan, hep erdemli. Mülkiye´nin İ´dâdî bölümünde üç sene okuduktan sonra şehadet-nâme diploma aldı ve yüksek kısmına kaydoldu. Bir sene süre sonra babası vefat etti. Aynı yıl evleri yanınca Mülkiye´ye nehari gündüzlü öğrenci olarak devam etmesi imkansız hale geldi. Mezunlarına hemen iş verileceği için o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye´nin Baytar Mektebi´ne Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi leyl-i yatılı öğrenci olarak geçti. Âkif bu okulda kendisini derinden etkileyecek bir öğretmenle karşılaştı. İnançlı bir Türk Hekimi olan, Türkiye´ye mikrop bilimini getiren Rifat Hüsamettin Hoca. Pasteur´un öğrencisi olan bu öğretmeninden Pasteur sevgisini aldı. Mithat Cemal, Akif´in Pasteur´ün fotoğrafına bakıp hayranlıkla "Bu ne ilâhi yüzdür" dediğini, fotoğrafı öptüğünü ve ardından "Mu´tekid de! İnançlı eklediğini kaydeder. Çoğu kendisi gibi babasız ve yoksul öğrencilerden oluşan bu okul Âkif´e sağlam ve bir ömür boyu sürecek dostluklar bu okul, Akif´in sağlam bir dini bilgi ve sarsılmaz bir imanla, müspet bilimin harika bir uyumunu sağlayan zihini yapısını oluşturdu. Akif bu dönemde de Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin "Doru" isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyorŞiire ilgisi de bu yıllarda başlıyor ve okulun son iki senesinde başladı. Bunlar dönemin yaygın kanaatlerinin izlerini yansıtır ve divan şiirlerine nazireler şeklindedir. 22 Aralık 1893´te okuldan birincilikle mezun olur ve 26 Aralık´ta "Orman ve NMa´adin ve Ziraat Nezare´Baytar Müfettiş Muavini" olarak tayin edilir. Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, 4 yıl Rumeli, Anadolu ve Arabistan´ın çeşitli bölgelerinde görev yapmıştır. Bu seyahatler Akif´in gözlem gücünü, toplumu daha yakından tanımasını sağlamış olmalıdır. Akif bu dönemdeki gözlemlerini şiirlerinde son derece gerçekçi bir şekilde kullanır. Yine bu ve bundan sonraki seyahatler Akif´in hem düşünce tarzını hem de şiir anlayışını temellendirir. Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893´te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli "Servet-i Fünun´da yayınlanır. Buarada çocuk yaşlarda başladığı Kur´an´ı Hıfzetme Ezberleme çabalarını yoğunlaştırır ve Hafız olur. 1 Eylül 1898´de 25 yaşında iken Tophane-i Amire veznedarı Mehmed Emin Bey´in kızı İsmet Hanım ile evlendi. Akif´in bu yıllarda da Maarif mecmuasında, Resimli Gazete´de şiir yazıları ile Arapça, Farsça ve Fransızca´dan yaptığı çevrilerini yayınlamaya devam eder. 17 Ekim 1906´da mevcut görevine ilâveten "Halkalı Ziraat Mektebi Mektebi´ne "Kitabet-i Resmiye Muallimi ve 25 Ağustos 1907´de Çiftlik Makinist Mektebi´ne Türkçe Muallimi olarak atanır. 23 Temmuz 1908´de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Akif, bu sırada İstanbul´da Umur-i Baytariye Dairesi Müdür Muavin´dir. Akif´in hemen hiçbir dönemde siyasetle doğrudan ilişkisi olmamakla beraber toplumsal sorunlarla ciddi ve yoğun bir ilgisi olmuştur. Dönemin bütün aydınları gibi çöküş şartlarının yol açtığı acıları derin bir şekilde yüreğinde hissediyor ve bir çıkış yolu arıyordu. Meşrutiyetin ilanından 10 gün sonra daha önceleri gizli bir cemiyet olarak faaliyet gösteren ve daha sonra partileşecek olan İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olur. Ancak Akif, cemiyete üyeliğe girişin gereklerinden biri olan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart kayıtsız şartsız ittaat edeceğim" şeklindeki yemindeki "kayıtsız şartsız itaat "itiraz eder ve sadece iyi ve doğru olanlarına şeklinde düzeltilmesi şartıyla yemin edebileceğini söyler. Ve cemiyetin yemini Akif´le değişir. Akif´in karekterinin tipik bir yansıması olan bu tutum hayatı boyunca ve herkese karşı korunan bir ilkeli anlayışın tezahürüdür.
Mehmet Akif Ersoy’un En Güzel ve Kısa Vatan ŞiirleriMehmet Akif Ersoy 1873 yılında dünyaya gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık sembolü olan İstiklal Marşı’nın yazarı olan Mehmet Akif Ersoy hayatı boyunca birçok eseer ortaya koymuşve gelecek nesillere bırakmıştır. 1936 yılında hayata gözlerini yuman unutulmaz şiirlerini derledik. İçeriğimizde sizler için tıpkı Mehmet Akif Ersoy sözlerinde olduğu gibi en güzel, kısa ve vatan sevgisi şiirleri yer alıyor. İşte bilinmesi gereken Mehmet Akif Ersoy Şiirleri;1. Zulmü AlkışlayamamZulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...-Boğamazsın ki!-Hiç olmazsa yanımdan soysuzun ardından zağarlık yapamam;Hele hak namına haksızlığa ölsem beridir, aşığım istiklale;Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!Adam aldırmada geç git! , diyemem çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?2. Haya ÖğrenBeraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren?Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!3. Atiyi Karanlık Görerek Azmi BırakmakÂtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur inanmam, hani görsem de olan kimse gebermez bu ölümleEy dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'Davransana... Eller de senin, baş da senindir!His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?Hayret veriyorsun bana... Sen böyle azmin neye bilmem ki süreksiz?Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundanTek bir ışık olsun buluver... Kalma ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtınVarken, hani herkes gibi azminde sebâtın?Ye's öyle bataktır ki; düşersen sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlarLânetleme bir ukde-i hâtır ki çözülmez...En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile şirkin;Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkinBir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...Sesler de 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! 'Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;Sen sâhip olursan bu vatan bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...Uğraş ki telâfi edecek bunca zarar ile kurtulması me'mûl ise haykır!Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, millet-i merhûme, sakın ye'se Cenk Marşıey sürüden arkaya kalmış yiğitarkadaşın gitti haydi sen de gitbak ne diyor ceddi şehidin işithaydi git evladım uğurlar olahaydi git evladım açıktır yolunzalimlere karşı bükülmez kolunbayrağı çek ön safa geçmiş bulunuğurun açık olsun uğurlar bir yerleri örten karıot değil onlar dedenin saçlarıdinle şehit sesleridir rüzgarıhaydi git evladım uğurlar olahaydi git evladım açıktır yolunzalimlere karşı bükülmez kolunbayrağı çek on safa geçmiş bulunuğurun açık olsun uğurlar olahaydi levent asker uğurlar olayerleri yırtan sel olup taşmalıdağ demeyip taş demeyip aşmalısende ki coşkunluğa er şaşmalıkahraman askerim uğurlar olahaydi git evladım açıktır yolunzalimlere karşı bükülmez kolunbayrağı çek ön safa geçmiş bulunhaydi levent asker uğurlar olahaydi git evladım uğurlar HüsranBen böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,İslâmı uyandırmak için hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum,Bin parça edip şi'rime gömdüm de gibi vâdîyi enînim saracakken,Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi elemimden şu sağır kubbede bir iz;İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz!6. İtirafSafahât'ımda, evet, şi'r arayan hiç bulamaz;Yalınız, bir yeri hakkında "hazin işte bu!" Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi var ya?Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!7. Canan YurduEyvâh, ıssız diyâr-ı dilber...Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!Uçmuş da bakındığım terâne,Kalmış sessiz bir yer medfun durur emeller...Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâkOlmuş yatıyor o buk’a-i pâk?Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd?Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd?Yâ Rab, ne demek harîm-i cânanÜstünde bu perde perde hicran?Lâkin görünen kimin hayâli?Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli...Gîsû-yi siyâh-ı târumârı,Altında cebîn-i lem’a-dârı,Zulmetler içinde subh-i mahmûr;Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâlBâran şeklinde dürr-i seyyâl;Yâ sînede her zaman coşan yâd,Yâ kayd-i bedende rûh-i tayf-ı nigeh-firîbi yârın,Olmaz mı bir ân için karârın?Heyhât, serâb-ı şavka döndün...Karşımda parıldamanla söndün!Kimden sorayım ki nerde dilber?Makber gibi samt içinde her Cânan! ... dedim, arandım...Bir aks-i nidâ» dedikçe, yandım!Yâ Rab, niye hem sağır, hem ebkem,Dağlar, dereler, bütün şu âlem?Ey sevdiğimin sevimli yurdu,Hâlin bana şimdi pek dokundu!Aç sîneni; yâd-ı nükhetindenBir şemmeye kàilim bugün vakt o şemîm-i nâz-perverTâ subha kadar yanımda bekler,-Ümmîde verip bekà sabûhu-Sermest-i safâ ederdi o nesîm-i sâf şimdiNâzan nâzan semâya lâne-i târumâr söyle,Cânan sana artık inmiyor mu?Ey mâtem-i pâyidâr söyle,Sâhandaki nevha dinmiyor mu?Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr,Yâdında mıdır o nazlı reftâr?Ey darbe-i bâda karşı, ra’şân,İnşâd-ı enîn eden nihâlân!Bir şi’r-i revân olup da cânan,Geçmez mi bu gölgeden hırâman?Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!Ömrüm gibi ansızın mürûr et!Yâ kalb-i fezâya bir hutûr etÂfâkımı lem’a lem’a nûr nevha-i cân içimde pür-cûş,Geldim bu garîb yurda, yok mu eyleyen gûş?Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmûşBir yok! » diyecek sadâ da yokmuş!..8. Ah O Din NerdeAh o din nerde, o azmin, o sebatın dini;O yerin gökten inen dini, hayatın dini?Bu nasıl dar, ne kadar basmakalıp bir görenek?Müslümanlık mı dedin? ... Tövbeler olsun, ne demek!9. Birlik BağıMüslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bileAlem aldatmaksa maksat aldanan yok nafileKaç hakiki müslüman gördümse hep makberdedirMüslümanlık bilmem ama galiba göklerdedirVarsa şayet söyleyin bir parçık insafınızBöyle kansızmıydı haşa kahraman eslafınızBöyle düşmüşmüydü herkes ayrılık sevdasınaBenzeyip şirasesiz bir mushafın eczasınaHiç görülmüşmüydü olsun kayd ı vahdet tarumarBöyle olmuşmuydu millet can evinden rahnedarBöyle açlıktan bogazlarmıydı kardeş kardeşiBöyle adetmiydi bi perva yemek insan leşiIrzımızdır çiğnenen evladımızdır doğrananHey sıkılmaz ağlamassan bari gülmekten utanKurt uzaklardan bakar dalgın görürmüş merkebiSaldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibiLakin aşk olsunki aldırmazda otllarmış eşşekSanki tavşanmış gelen yahud kılıksız köstebekKar sayarmış bir tutam fazla olsun yutmayıHasmı derken çullanırmış yutmadsan son lokmayıBir hakikattır bu bildiğin usluba sokHalimiz merkeple kurdun aynı asla farkı yokBurnumuzdan tuttu düşman biz boğaz kaynındayızBir bakın halamı hala ihriras ardındayızSaygısızlık elverir bir parça olsun arlanınVakti çoktan geldi hem geçmektedir arlanmanınDavranın haykırmadan nakus-u izmihlalinizÖyle bir buhrana sapmıştırki zira halinizZevke dalmak şöyle dursun vaktiniz yok matemeDavranın zira gülünç olduk alemeBekleşirken gökte yüzbinlerce ervah intikamYerde kalmış naşa benzer kavm için durmak haramKahraman ecdadınızdan sizde bir kan yokmudurYoksa istikbalinizden korkulur pek korkulur10. Duygusuz OlmakDuygusuz olmak kadar dünyada lakin derd yok;Öyle salgınmış ki me'lun Kurtulan bir ferd yok!Kendi sağlam... Hissi ölmüş, ruhu ölmüş milletin!İşte en korkuncu hüsranın, helakin, haybetin!11. Ressam HaklıBir zaman vardı ya tarih-i mukaddes modası...Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odasıMutfakta eski resimler ile hep süslensinDiye ressam aratır hayli zaman bir peyda olarak 'Ben yaparım' der, kolunuSıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonuSıvar ama ne sıvar...Sahibi der-Usta bu ne?Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine! ..-Bu resim, askeri basmakta iken Firavun' unKızıl Deniz yarılıp geçmesidir Musa' nın-Hani Musa, be adam?-Çıkmış efendim karaya-Firavun nerde? bu kan rengi boya?-Kızıl Deniz, a efendim yeşil olmaz ya bu da!-Çok güzel levha imiş, doğrusu şenlendi oda!..12. İki Üç Balta Ayıramaz Bizi Mazimizdenİki üç balta ayırmaz bizi kökü madem ki derindir cidden,Dalı kopmuş, ne olur? Gövdesi gitmiş, ne zarar?O, bakarsın, yine üstündeki edvarı yarar,Yükselir, fışkırıp, afak-ı perişanımıza;Yine bir vaha serer kavrulan Ağlarım AğlatamamBana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim,Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârımBir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’ için “gözyaşı” derler; onu bilmem, yalnız,Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz hayal ile yoktur benim alışverişim,İnan ki her ne demişsem görüp de cihanda benim en beğendiğim meslekSözüm odun gibi olsun, hakikat olsun Gül, BülbülKonduğu her gusn-i ter minberidir bülbülün,Zemzeme addettiğin hutbesi, faslu’ hakîkat nedir, fark eden ebsâr için,Goncada matvî duran her varak ümmü’ Hayat ArkadaşımaSeni bir nûra çıkarsam, diye, koştum durdum,Ey, bütün dalgalı ömrümde, hayat arkadaşım!Dağ mıdır, karşı gelen, taş mı, hep aştım, lâkin,Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!
Güncelleme Tarihi Mart 12, 2022 2318Oluşturulma Tarihi Mart 12, 2022 2318Mehmet Akif Ersoy'un hayatı İstiklal Marşı'nın kabulünün 101'inci yıl dönümünde gündeme geldi. 12 Mart İstiklal Marşı'nın kabulü ve Mehmet Akif Ersoy'u Anma Günü dolayısıyla çeşitli etkinlikler düzenlendi. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan ve TBMM'de kabul edilen İstiklal Marşı, her yıl kabul edilişinin yıl dönümü olan 12 Mart'ta gündeme geliyor. "Vatan Şairi" ve "Millî Şair" unvanları ile anılan Mehmet Akif Ersoy, ayrıca Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekili olarak 1. TBMM'de yer almıştı. İşte, İstiklal Marşı'nın yazarı Mehmet Akif Ersoy'un hayatı hakkında Şair Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı'nın kabulünün yıl dönümünde yad ediliyor. İstiklal Marşı yazarı ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk milletvekilleri arasında yer alan Mehmet Akif Ersoy'un Çanakkale Destanı, Bülbül ve 1911-1933 yılları arasında yayımladığı yedi şiir kitabındaki şiirleri bir araya getiren Safahat en önemli eserleri arasında yer alıyor. Kurtuluş Savaşı sonrasında TBMM tarafından talep edilen İstiklal Marşı'nı hiçbir menfaat kabul etmeden yazan ve Yüce Türk Milletine bağışlayan Mehmet Akif Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına AKİF ERSOY'UN HAYATIŞiirlerinde milli ve manevi duyguları ön plana çıkaran usta kalem Mehmet Akif Ersoy, Buhara'dan Anadolu'ya gelen bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım ile Fatih Camisi medrese hocalarından Kosova doğumlu Mehmet Tahir Efendi'nin çocuğu olarak 20 Aralık 1873'te İstanbul Fatih'te dünyaya ebced hesabıyla doğum tarihine karşılık gelen "Ragif" adını verdiği Ersoy, arkadaşlarının ve annesinin daha kolay telaffuz edildiği için kendisine seslendiği "Akif" ismini Akif Ersoy, ilk öğrenimine Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi'nde başladı, 1882'de Fatih Merkez Rüştiyesi'nde orta öğrenimine devam etti. Babasından Arapça dersi alan, aynı zamanda Fatih Camisi'nde Farsça derslerini de takip eden Ersoy, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerinde sürekli birinci yıllarında şiire merak duymaya başlayan ve şiir kitaplarına yönelen Ersoy'un okuduğu ilk manzum eser ise Fuzuli'nin "Leyla ve Mecnun"u rüştiyeyi bitirdikten sonra 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi'ne kaydoldu. Babasını 1888'de kaybeden Ersoy'un ailesi, ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanmasıyla yoksulluğa şair, öncelikle meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak istediği için Mülkiye İdadisi'ni bıraktı. Yeni açılan veteriner yüksekokulunda "Ziraat ve Baytar Mektebi"ne başlayan Ersoy, 1893'te mektebin baytarlık bölümünü birincilikle yıllarında spora da ilgi gösteren Ersoy, başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına Akif Ersoy'un şiire olan ilgisi, okulun son iki yılında giderek artarken, çeşitli gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı, bilinen ilk matbu eseri ise "Hazine-i Fünun" mecmuasında 1893'te yayımlanan bir gazel oldu."Tophane-i Amire" veznedarı Mehmet Emin Bey'in kızı İsmet Hanım'la 1898'de evlenen ve 3 kız, 3 erkek çocuğu olan Ersoy'un oğullarından biri, henüz 1,5 yaşındayken vefat yazarak ve öğretmenlik yaparak edebiyat alanındaki çalışmalarına devam eden Ersoy'un neşriyat alemine girişi, daha çok 1908'de "İkinci Meşrutiyet"in ilanıyla arkadaşları Eşref Edip ve Ebül'ula Mardin tarafından çıkarılan ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan "Sırat-ı Müstakim" dergisinin başyazarı 7 kitaptan oluşan "Safahat" adlı eserinde toplayan Ersoy, 1911'de yazdığı ilk bölümde Osmanlı toplumunun meşrutiyet dönemini, 1912'de yazdığı "Süleymaniye Kürsüsünde" adlı ikinci kitapta da Osmanlı aydınlarını anlattı. "Halkın Sesleri" adlı üçüncü bölümü 1913'te kaleme alan Ersoy, "Fatih Kürsüsünde"yi ise 1914'te ve şair Ersoy, 1917 tarihli "Hatıralar" ile I. Dünya Savaşı hakkında görüşlerinin yer aldığı 1924 tarihli "Asım"ın ardından 7. bölüm olan "Gölgeler"i 1933'te ısrarlar sonucu Kur'an-ı Kerim'i Türkçe'ye tercüme etmeyi kabul eden Ersoy, 6-7 sene üzerinde çalışmasına rağmen sonuçtan memnun kalmayarak imzaladığı anlaşmayı Akif Ersoy, "İstiklal Marşı"nı Türk milletine armağan ettiği için Safahat eserine ardından "Safahat" eseri Ömer Ziya Doğrul ve M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yeniden basılan Ersoy'un, "Kur'an'dan Ayet ve Hadisler" ile "Mehmet Akif Ersoy'un Makaleleri" adlı çalışmaları da hayatını kaybettikten sonra okuyucuyla MECLİS'TE MİLLETVEKİLİ SEÇİLDİBurdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisi'ne seçilen Ersoy, 1921'de Ankara Taceddin Dergahı'na Marşı yarışmasına 500 lira ödül verileceği için katılmayan şair, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası ve arkadaşı Hasan Basri Bey'in teşvikiyle ikna olarak yazmaya Akif Ersoy'un İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hakimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından Meclis'te okunup ayakta dinlenen İstiklal Marşı, 12 Mart 1921'de "Milli Marş" olarak kabul edildi. Ersoy, ödül olarak verilen 500 lirayı hayır kurumuna Savaşı ve zafer sonrası uzunca bir süre Mısır'da yaşayan ve orada Türkçe dersleri veren usta şair, 17 Haziran 1936'da tedavi için İstanbul'a hasta ve yorgun olarak dönen Ersoy, hayatını kaybettiği 27 Aralık 1936'ya kadar Abbas Halim Paşa'ya ait Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı'nın dördüncü katındaki dairede Şairi Mehmet Akif Ersoy'un her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilen kabri Edirnekapı Şehitliği'nde bulunuyor.
Mehmet Âkif Ersoy 20 Aralık 1873'te İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. Nüfusa kaydı, babasının, onun doğumundan sonra imamlık yaptığı ve Âkif'in ilk çocukluk yıllarını geçirdiği Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde yapıldığı için nüfus kağıdında doğum yeri Bayramiç olarak Buhara'dan Anadolu'ya göç etmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova'nın İpek kenti doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. Mehmet Tahir Efendi, ona doğum tarihini belirten "Ragif" adını verdi. Babası vefatına kadar Ragif adını kullansa da bu isim yaygın olmadığı için arkadaşları ve annesi ona "Âkif" ismiyle seslendi, zamanla bu ismi benimsedi. Çocukluğunun büyük bölümü annesinin Fatih, Sarıgüzel'deki evinde geçti. Kendisinden küçük, Nuriye adında bir kız kardeşi vardır. İlk öğrenimine Fatih'te Emir Buhari Mahalle Mektebi'nde o zamanların adeti gereği 4 yıl, 4 ay, 4 günlükken başladı. 2 yıl sonra iptidai ilkokul bölümüne geçti ve babasından Arapça öğrenmeye başladı. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi'nde başladı 1882. Bir yandan da Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip etti. Dil derslerine büyük ilgi duyan Mehmet Âkif, rüştiyedeki eğitimi boyunca Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızcada hep birinci oldu. Bu okulda onu en çok etkileyen kişi, dönemin "hürriyetperver" aydınlarından birisi olan Türkçe öğretmeni Hersekli Hoca Kadri Efendi idi. Rüştiyeyi bitirdikten sonra annesi medrese öğrenimi görmesini istiyordu ancak babasının desteği sonucu 1885'te dönemin gözde okullarından Mülkiye İdadisi'ne kaydoldu. 1888'de okulun yüksek kısmına devam etmekte iken babasını kaybetmesi ve ertesi yıl büyük Fatih yangınında evlerinin yanması aileyi yoksulluğa düşürdü. Babasının öğrencisi Mustafa Sıtkı aynı arsa üzerine küçük bir ev yaptı, aile bu eve yerleşti. Artık bir an önce meslek sahibi olmak ve yatılı okulda okumak isteyen Mehmet Âkif, Mülkiye İdadisi'ni bıraktı. O yıllarda yeni açılan ve ilk sivil veteriner yüksekokulu olan Ziraat ve Baytar Mektebi'ne Tarım ve Veterinerlik Okulu kaydoldu. Dört yıllık bir okul olan Baytar Mektebi'nde bakteriyoloji öğretmeni Rıfat Hüsamettin Paşa pozitif bilim sevgisi kazanmasında etkili oldu.[5] Okul yıllarında spora büyük ilgi gösterdi; mahalle arkadaşı Kıyıcı Osman Pehlivan'dan güreş öğrendi; başta güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katıldı; şiire olan ilgisi okulun son iki yılında yoğunlaştı. Mektebin baytarlık bölümünü 1893 yılında birincilikle bitirdi. Okulu bitirdikten hemen sonra Ziraat Bakanlığı'nda Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti memur olan Mehmet Âkif, memuriyet hayatını 1893–1913 yılları arasında sürdürdü. Bakanlıktaki ilk görevi veteriner müfettiş yardımcılığı idi. Görev merkezi İstanbul idi ancak memuriyetinin ilk dört yılında teftiş için Rumeli, Anadolu, Arnavutluk ve Arabistan'da bulundu. Bu sayede halkla yakın temas halinde olma imkânı buldu. Bir seyahati sırasında babasının doğum yeri olan İpek Kasabası'na gidip amcalarıyla tanıştı. 1898 yılında Tophane-i Âmire veznedârı Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanım'la evlendi; bu evlilikten Cemile, Feride, Suadi, İbrahim Naim, Emin, Tahir adlı çocukları dünyaya geldi. Mezuniyetinden sonra Mehmet Âkif, Fransızcasını geliştirdi. 6 ay içinde Kur'an'ı ezberleyerek hâfız oldu. Hazine-i Fünun Dergisinde 1893 ve 1894'te birer gazeli, 1895'te ise Mektep Mecmuası'nda "Kur'an'a Hitab", adlı şiiri yayınlandı, memuriyet hayatına başladı. Memurluk yılları Mehmet Âkif, edebiyata olan ilgisini şiir yazarak ve edebiyat öğretmenliği yaparak sürdürdü. Resimli Gazete'de Servet-i Fünun Dergisi'nde şiirleri ve yazıları yayımlandı. İstanbul'da bulunduğu sırada bakanlıktaki görevinin yanı sıra önce Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi 1906'nde kompozisyon kitabet-i resmiye, sonra Çiftçilik Makinist Mektebi'nde 1907 Türkçe dersleri vermek üzere öğretmen olarak atandı. Sırat-ı II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Âkif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavini idi. Meşrutiyet'in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca onu, on bir arkadaşı ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye yaptı. Ancak Mehmet Âkif, üyeliğe girerken edilen yeminde yer alan "Cemiyetin bütün emirlerine, bilâkayd ü şart kayıtsız şartsız itaat edeceğim" cümlesinde geçen "kayıtsız şartsız" ifadesine karşı çıkmış, "sadece iyi ve doğru olanlarına'" şeklinde yemini değiştirtmişti. Cemiyetin Şehzadebaşı İlmiye Mahfelinde Arap Edebiyatı dersleri veren Âkif, Kasım 1908'de, Umur-i Baytariye Müdür Muavinliği görevini sürdürürken Darülfünun'da Edebiyat-i Osmaniye dersleri vermeye başladı. II. Meşrutiyet'in Âkif'in hayatında en büyük etkisi, meşrutiyetle birlikte yayın dünyasına adım atması olmuştu. Daha önce bazı şiirleri ve yazıları birkaç gazetede yayımladıysa da eser yayımlamaya uzun süredir ara vermişti. Meşrutiyetin ilanından sonra, arkadaşı Eşref Edip ve Ebül'ula Mardin 'in çıkardığı ve ilk sayısı 27 Ağustos 1908'de yayımlanan Sırat-ı Müstakim dergisinin başyazarı oldu. İlk sayıda Fatih Camii şiiri yayımlandı. Ebül'ula Mardin ayrıldıktan sonra dergi, 8 Mart 1912'den itibaren Sebil'ür-Reşad adıyla çıkmaya devam etti. Âkif'in hemen hemen bütün şiir ve yazıları bu iki dergide yayımlandı. Gerek dergilerdeki yazılarında, gerekse İstanbul camilerinde verdiği vaazlarda Mısırlı bilgin Muhammed Abduh'un etkisiyle benimsediği İslam Birliği görüşünü yaymaya çalıştı. 1910 yılında gerçekleşen Arnavutluk İsyanı onu çok üzmüş ve arkasından gelecek kötü olayları sezmişti. Balkanlar'da artan düşmanlık duygularını ve doğabilecek isyanları önlemek için bir şeyler yapma arzusu duydu ancak Balkan Savaşı ile hüsrana uğradı. 1914'ün başında iki aylık bir seyahate çıkarak Mısır ve Medine'de bulundu. Mısır seyahati hatıralarını "El Uksur'da" adlı şiirinde anlattı. 1913'te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti'nin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile beraber çalıştı. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camisi kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camisi kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırdı. Balkan Savaşı'ndan sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden 1913, sonra yayınlarının hükümetle uygun düşmemesi nedeniyle aldığı ikaz üzerine Darülfünun müderrisliği görevinden 1914 ayrıldı. Yalnızca Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi'ndeki görevine devam etti. Harbiye Nezareti'ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya'ya Berlin'e Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gitti. 1914. İngilizlerle birlikte Osmanlı'ya karşı savaşırken Almanlar'a esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulundu ve farkında olmadan Osmanlı'ya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalıştı. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atıldı. Almanya'da iken yazdığı Berlin Hatıraları adlı şiirini dönünce Sebilürreşad'da yayınladı. İstanbul'a döndükten sonra 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan'a gönderildi. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı'ya karşı kışkırtan İngiliz propogandası ile mücadele etmek için "karşı propaganda" yapmaktı. Mehmet Âkif, Berlin'deyken heyecanla Çanakkale Savaşı ile ilgili haberleri takip etmişti. On dört ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan'da iken aldı. Bu haber karşısında büyük coşku duydu ve Çanakkale Destanı'nı kaleme aldı. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan'da kalan Mehmet Âkif, "Necid Çölleri'nden Medine'ye" şiirinde bu seyahatini anlattı. Lübnan'da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa'nın daveti ile 1918'de bu ülkeye giden Âkif, Lübnan'da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkatipliğine atandı. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa'nın "İslamlaşmak" adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi. Bu dönemde Anadolu toprakları işgale uğramış; Türk halkı Kurtuluş Savaşı 'nı başlatarak direnişe geçmişti. Bu harekete katılmak isteyen Âkif, Balıkesir'e giderek 6 Şubat 1920 günü Zağnos Paşa Camii'nde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Halkın beklenmedik ilgisi karşısında daha birçok yerde hutbe verdi, konuşmalar yaptı ve İstanbul'a döndü. Bu arada Sebilürreşad idarehanesi, Millî Mücadele'ye katılmak için Anadolu'ya geçmiş olanlarla İstanbul'daki yakınlarının gizli haberleşme merkezi hâline gelmişti. Âkif, Kurtuluş Savaşı'nı desteklemesi nedeniyle 1920'de Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti'ndeki görevlerinden azledildi. İstiklal Savaşı'na katılışı Mehmet Akif Ersoy Müze Evi, Mehmet Akif Ersoy'un Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara'da ikamet ettiği ve İstiklâl Marşı başta olmak üzere çok sayıda şiirini yazdığı müzeye dönüştürülmüş Ankara evidir. İstanbul'da rahat hareket etme olanağı kalmayan Mehmet Âkif, görevinden azledilmeden az önce oğlu Emin'i yanına alarak Anadolu'ya geçti. Sebil'ür-Reşad'ı Ankara'da çıkarması için Mustafa Kemâl Paşa'dan davet gelmişti. TBMM'nin açılışının ertesi günü olan 24 Nisan 1920 günü Ankara'ya vardı. Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi olarak katıldı. Ankara'ya varışından bir süre sonra ailesini de yanına aldırdı. Ankara'ya geldiği günlerde, Mustafa Kemâl Paşa Konya vali vekiline telgraf göndererek Âkif'in Burdur milletvekili seçilmesini sağlamasını istemişti. Haziran ayında Burdur'dan, Temmuz ayında ise Biga'dan mebus seçildiği haberi meclise ulaştı. Âkif, Burdur mebusluğunu tercih etti. Böylece 1920-1923 yılları arasında vekil olarak I. TBMM'de yer aldı. Meclis kayıtlarında adı "Burdur milletvekili ve İslam şairi" olarak geçmektedir. Ankara'ya varır varmaz ona verilen ilk görev, Konya Ayaklanması'nı önlemek için halka öğütler vermek üzere Konya'ya gitmekti, büyük gayretine rağmen Konya'da kesin bir sonuca ulaşamadı ve Kastamonu'ya geçti. Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920 yılının Kasım ayında Kastamonu'daki Nasrullah Camisi'nde verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır'da basıldı ve tüm vilayetlere ve cephelere dağıtıldı. Âkif, Anadolu'ya geçerken Eşref Edip'e de arkasından gelmesini söylemişti. Eşref Edip, Sebil'ür-Reşad Dergisi'nin klişesini de alıp İstanbul'dan ayrıldı. Son olarak 6 Mayıs 1921 günü derginin 463. sayısını yayımlamışlardı. Âkif derginin 464-466. sayılarını Eşref Ediple beraber Kastamonu'da yayımladı, 464. sayı o kadar ilgi gördü ki birkaç kere basılıp Anadolu'ya ve askere dağıtıldı. 467. sayıdan itibaren yayıma Ankara'da devam ettiler. Derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların hâkimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini yasakladı. 1921'de Ankara'da Taceddin Dergahı'na yerleşen Mehmet Âkif, Burdur milletvekili olarak meclisteki görevine devam etmekteydi. O dönemde Yunanlıların Ankara'ya ilerleyişi karşısında meclisi Kayseri'ye taşımak için hazırlık vardı. Bunun bir dağılmaya yol açacağını düşünen Mehmet Âkif, Ankara'da kalınmasını, Sakarya'da yeni bir savunma hattı kurulmasını önerdi; teklifi tartışılıp kabul edildi. İstiklâl Marşı'nı yazması Aynı dönemde Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiç biri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Âkif'in yazacağı kanısı mecliste hâkimdi. Mehmet Âkif'in yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat ulusal marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500 lirayı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar'ül Mesai vakfına bağışladı. Mısır yılları İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, 1923 yılında Ankara'dan İstanbul'a döndü. Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır'a gitti. Gitmeden önce Kur'an'ı Türkçeye tercüme etmek için Diyanet İşleri ile anlaşma imzaladı. Kendisine teklif edilen bu görevi başlangıçta reddetmişti çünkü kendi eserlerini yazmak, milli mücadele destanını yaratmak istiyordu ancak bu çeviriyi yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden kabul etmesi için çok yoğun ısrar vardı ve kabul etmek zorunda kaldı. Birkaç sene yazları İstanbul'da, kışları Mısır'da geçirdi. 1926 kışından sonra Mısır'dan dönmedi. Kahire yakınlarındaki Hilvan'a yerleşti. Burada adeta inzivaya çekilerek Kur'an tercümesi üzerinde çalışmayı sürdürdü ancak 6-7 sene üzerinde çalıştıktan sonra sonuçtan memnun kalmadı ve bu sorumluluktan kurtulmak istedi. Sonunda 1932'de mukaveleyi fesh etti. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi'ye verdi. Âkif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan'a teslim etti ve ölür de gelmezse yakmasını nasihat etti. Mehmet Âkif, Mısır yıllarında Kuran çevirisinin yanı sıra Türkçe dersleri vermekle meşgul olmuştu. Kahire'deki "Câmiat-ül Mısriyye" adlı üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi 1925-1936. Türkiye'ye dönüşü ve vefatı Siroz hastalığına tutulunca hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan'a, sonra Antakya'ya gitti fakat Mısır'a hasta olarak döndü. 17 Haziran 1936'da tedavi için İstanbul'a döndü. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul'da, Beyoğlu'nda ki Mısır Apartmanında hayatını kaybetti. Edirnekapı Mezarlığı'na gömüldü. Cenazesine resmi bir katılım olmadı ancak büyük bir üniversiteli genç topluluk katıldı. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırıldı; 1960'ta yol inşaatı nedeniyle kabri Edirnekapı Şehitliği'ne nakledildi. Mezarı, Süleyman Nazif ve arkadaşı Ahmet Naim Bey'in mezarları arasındadır. Mehmet Âkif'e 1 Haziran 1936 tarihi itibarı ile 478 lira 20 kuruş emekli maaşı bağlanmıştır. Bu maaş 1936 yılı Ekim ayından itibaren ödenmeye başlanmış, toplu olarak 2976 lira almıştır. Emekli cüzdanının son sayfasında ise "600 lira borç" ibaresi yazılıdır. Bu borç düştükten sonra ise kalan kısım ailesine verilmiş ve Mehmet Âkif bundan iki ay sonra vefat etmiştir. Eserleri Safahat 1911 Süleymaniye Kürsüsünde 1912 Hakkın Sesleri 1913 Fatih Kürsüsünde 1914 Hatıralar 1917 Asım 1924 Gölgeler 1933 Safahat Toplu Basım ilki 1943
Mehmet Akif Ersoy Kimdir, Mehmet Akif Ersoy Kısaca Hayatı 1873 yılında İstanbul’da doğmuş olan Mehmet Akif Ersoy, İstiklal Marşı’nı kaleme almış olan büyük şairimizdir. Eserlerde günlük konuşma dilini başarıyla kullanmıştır. Akla gelen her şeyi şiirleştirebilme yeteneğine sahiptir. Örneğin doktorla olan konuşmalarını bile şiir şeklinde ifade edebilmiştir. Gerçek adı Mehmet Ragif olan şair, vatan şairi ya da milli şair olarak tanınmaktadır. Sırat-ı Müstakim ve Sebül’ür Reşat dergilerini çıkarmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında milletvekilliği yapmıştır. Asıl mesleği veterinerlik olan şair Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir. Şiirlerini topladığı Safahat adlı eseri yedi ciltten oluşmaktadır. 17 Şubat 1921’de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart 1921 tarihinde meclis tarafından milli marşımız olarak kabul edilmiştir. 27 Aralık 1936 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Kabri Edirnekapı Mezarlığı’nda bulunmaktadır. Mehmet Akif Ersoy Hakkında Bilgi Hakkında Yorumlarınızı Aşağıdan Hemen Paylaşabilirsiniz
mehmet akif ersoy ile ilgili yazı