🎎 Atatürk Ün O Zamanlar Vatandaşı Olduğu Ülke

Bumünasabetle Atatürk'ün 1937'de anlattığı bir olayı, okuyalım: ''Osmanlı İmparatorluğu'nda 1908 Hürriyet İnkılâbı olmuştur.''. Mustafa Kemal Makedonya'dadır. Yıl 1909 yazıdır. O, Selanik'teki büyük kumandanlık Erkân-ı Harbiyesi'nde (kurmayı) kolağası (kıdemli yüzbaşı) rütbesinde bir subaydır. SabetaylarÜzerine Bir Teori. Bildiğiniz gibi Sabetaylar 3 ana kola ayrılmış durumdalar. Bunlar Karakaş, Yakubi, Kapani aileleri. 1924 sonrası hakim olanlar Tevfik Rüştü Aras ve ekibi, yani Kapaniler 26'da Karakaşlar (Maliyeci Cavid ve Dr. Nazım) asılırken, Tevfik Rüştü Aras gücünü muhafaza ediyor 26'da bunların ve Yeni 'Kürt açılımı' mesajları veren 'Serok Ahmet'in hedefinde yine Atatürk'ün o sözü vardı!" haberi hakkında tüm detaylar Veryansın TV'de! milletimizin her bir ferdinin bu ülkenin eşit ve onurlu bir vatandaşı olduğu inancını pekiştirmektir. Bu bağlamda tüm demokratik ve kalkınmış̧ ülkelerde olduğu gibi ana 1935senesindeydi. Atatürk’ün Çanakkale’ye geleceği rivayetleri dolaşıyordu. O zamanlar dünyanın bazı yerlerinde olduğu gibi, memleketimizin de bazı bölgelerinde Yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma baş göstermişti. Bu hal karşısında bütün Museviler mallarını, mülklerini satarak yolculuğa hazırlanıyorlardı. Radikalgazetesi yazarı tarihçi Ayşe Hür, bugünkü köşesinde Atatürk`ün manevi kızlarından Sabiha Gökçen`in aslında Ermeni Hatun Sebilciyan olduğunu yazdı .Mustafa Kemal`in Sabiha`yı (Hatun) aslında Antep`te evlat edindiğini daha sonra Bursa`dan köşke getirdiğini yazdı. Şimdi biraz geriye gidelim ve Sabiha Gökçen’in Atatürkün Kurtuluş Savaşı sırasındaki sözleri bugüne uyarlanarak Anayasa'nın başlangıç kısmına yazılabilir. Vatandaşlıkla ilgili madde de 1924 Anayasası'ndaki ifade biraz TeyzemLatife’ adlı kitapta Latife Hanım’ın Atatürk’le tanışmasından, onunla yaşadığı çok özel anılara kadar her şeyi anlatan Mehmet Sadık Öke, Ömer çalakılla Hayatın şifreleri programında Atatürk’ün 2 erkek çocuğu olduğunu iddia etti.Atatürk’ün Çocuklarından biri Abdürrahim Tuncak olduğu annesinin ise Fikriye Hanım olduğunu iddia ediyor.Atatürk Atatürkün Ermeni manevi kızının hayat hikayesi Köşkün bahçesinde o zaman iki odalı bir okul vardı. Adı, Çankaya İlkokulu idi. ancak iddialar dayanaktan yoksun olduğu için o günlerde hayatta olan Sabiha Gökçen’in kırılacağını düşünerek hikâyeyi yayımlamak istemediklerini anlatıyordu. Ancak 2004 yılında Birgün bir köylü Atatürk’ün Orman Çiftliği sınırları içindeki bir tarlayı, kendi tarlasıymış gibi sürüyordu. Onu gördüler. Uyardılar, dinletemediler. Bunun üzerine Atatürk’e söylediler. Atatürk denetlemeye çıktığı zaman o tarafa gitti. Yanındakiler toprağı sürmekte olan köylüyü göstererek: Coşan o günden sonra Erbakan'a hep düşman oldu. Gül, Kutan'a karşı aday olduğunda Coşan, Erbakan'ı bitirmek için bütün gücüyle arkasında yer aldı. ABD'de yaşayan Fethullah Gülen'in Samanyolu TV'si ve Zaman gazetesi de Gül'ün her çıkışında arkasındaydı. İskendarpaşa Dergâhı, Nakşilerin en Amerikancı ve Batıcı Aynımantık, sizi "Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün kaldığı yerlerde emperyalist ülke vatandaşı bitli turistler geziniyorlar, bu ne rezalet" diye saçmalamaya da götürür. Atatürkün Hayatı. Osmanlı devletine bağlı bir vilayet olan Selanik’te 1881 yılında gözlerini hayata açan Mustafa Kemal Atatürk 3 katlı pembe bir evde dünyaya geldi. Babası Ali Rıza Efendi Annesi ise Zübeyde Hanım’dır. B1R7aRm. trajikomiktir. dönemleri karşılaştırmak biraz abartı olabilir belki ama şöyle bir baktığımızda ülke ciddi sorunlarla karşı karşıya; ekonomik sorunlar, mülteciler, ülke topraklarının satılması, fabrikaların ve işletmelerin özelleştirilmesi... ve bunlara neden olan iktidar. bütün bunlara rağmen bir şeyler yapmak yerine, ülkeden gitmenin son şey olması gerekmez mi ? son zamanlarda tek amacım bkz türkiye’den siktir olup gitmek oldu. sadece benim de değil. aklı başında olan kiminle konuşsam, tek istediğinin ülkeden gitmek olduğunu söylüyor. bu çok ciddi bir konu aslında. beyin göçünü ciddi anlamda yaşıyoruz. ülkenin kalifiye insanları tek tek bırakıp gidiyor. geride kalan birkaç türk, sürekli çoğalan ve yaşadığı ortamın içine sıçan gidersek ülke daha mı güzel olacak ? ya da geri dönmek istediğimizde döndüğümüz ülke türkiye mi olacak ?arada aklıma geliyor ve vicdani olarak kötü hissettiriyor bu konu. seküler ve çağdaş olduğunu düşünen bizlerin atatürk ve yaptıklarıyla gurur duyuyor olması, üstüne de ülkesini birkaç soyguncunun eline bırakması samimiyetsiz geliyor. evet. tek bir hayatımız var. herkes dünya vatandaşı. ama...bilemiyorum sözlük. içimdeki gururlu ve duygulu keratayı öldüremiyorum. öldürsem bile birkaç ay yatar, çıkarım muhtemelen. ulan elimde bi zaman makinesi olsa ilk iş yaşadığı döneme geri dönerim. henüz okuduğu yaşlara. derim ki atam sakın kurtarayım falan deme bu ülkeyi. çok değil, sadece 70-75 sene sonra ülkenin yüzde 50'si seni sevmeyecek, yüzde 30'u sadece atam atam diye gezip, ideolojilerini, neler yaptığını, nasıl zorluklar yaşadığı okumayacak gelmiş ülkeyi terk etmekten bahsediyor. benim bir hayatım var kardeşim. onu da yaşamaya niyetliyim. karnımın doyması yaşadığım anlamına imkanım olsa yarın giderim. bu toplumdan artık bir halt olmayacağını anlayan insan davranışıdır. atatürk zamanında bunu denedi, toplumu çağdaş bir noktaya ulaştırdı fakat bugün yine 100 yıl önceki kafa yapısıyla aynı duruma geldik. burada artık çabalamanın bir anlamı yok . ne yapsak boş, bu insanlar iflah olmazlar. atatürk'ün istediği gibi aydın türk gençleri olarak yurtdışında da yaşayabilirsiniz dediğim başlık. arkadaşlar bizi sağolsunlar hala deveye binen, bütün gün maklube yiyen şakirt ve aşırı yobaz, faşist zanneden insanlar var, kemalist aydın görüşlü insanları gören avrupalıların da emin olun önyargıları zor da olsa kırılıyor, buradaki yabancılardan az biraz okumuş veya türklerle muhabbeti olanlar zaten bütün gün atatürk diyorlar, atatürk'ü soruyorlar. onun için ben bunda gocunacak bir şey görmüyorum. toplumla uyumlu, kibar ve uygar insan olduğunuz her yerde hem dünyayla entegre olursunuz hem de büyük atatürk'ün torunları olarak onu ve ülkesini doğru şekilde temsil etmiş olursunuz, hatta uygar insan olsanız bu yeter kimse size zorla kemalist ol da diyemez. belli bir ortak sağduyu ve nezaket insanların aradığı. insanlarla oturup pubda içtiğiniz bir iki bardak bir şey veya bir öğle yemeğinde kendinizi doğru ifade etmeniz çok fazla döngüyü müspet yöne doğru kırıyor hem sizin için hem ülkemize olan negatif algılar için. ülkeyi terk etmenin atatürk'le bir alakası olduğunu düşünmüyorum ülkede atatürk'le alakalı bir şey de bırakmadılar zaten. hem iç hem dış politikamız iğrenç, ekonomi zaten allaha emanet, yolsuzluk torpil diz boyu. bizim gibiler de okuyup bir yerlere geleceğiz diye didinip duruyor. şu düzeni değiştirebileceğime tırnak kadar inancım olsa terk etmek aklıma bile gelmez ama sadece bir kere yaşıyoruz. bir yaşamda görülebilecek ne varsa gördük bi tek başka bir ülkenin himayesine girmediğimiz kaldı neredeyse. neden düşünmeyelim ki terk etmeyi? bir değerimiz mi var burada? bkz aziz sancarbkz ahmet ertegün örnekler çoğaltılabilir... hele ki son 20 ki atatürk'ü ve türkiye'yi sevmeyi sizden öğrenecek değiliz. bu tamamen ülkeye olan inancı kaybetmekle ilgili. "bu sefer olacak" şeklinde hatırladığım ama olmayan o kadar çok seçim var ki anlatamam. çünkü bu halk; haksızlığı ve yolsuzluğu, adalet ve medeniyetten daha çok olan sevgim, saygım ve fikirlerine olan inancım sonsuz; yine de bu millete inancım artık kalmadı. bazı primatların kafa yapısı değişmediği sürece, senin ya da benim bu ülkede kalmamız ne yazık ki hiçbir şeyi değiştirmeyecek. trajikomik falan degildir, akli ve mantigi yerinde olan herkesin firsat varsa kacirmamasi gerekendir. ataturk'e minnet tabii ki borcluyum ama malesef para gorunce agizindan salyalar akan bir avuc koylunun dingonun ahirina cevirdigi bu ulkede kalip kendi ve cocuklarimin gelecegini riske atamazdim. atmadim. iyiki de atmadim. isvicre'den selamlar. “sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum; alevler olarak geri dönmelisiniz.” sözünü biliyorlardır. alev topları olarak döneceklerdir. türk kimliğini çöpe atmadığın sürece sıkıntı olmayan durumdur. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın. Atatürk’ün hayatı aşağıda uzun bir şekilde anlatılmıştır, Atatürk’ün hayatını özet veya kısaca okumak istiyorsanız diğer sayfalarımızı inceleyebilirsiniz. Mustafa Kemal Atatürk Türk tarihine adını altın harflerle yazdırmış, vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyetini kuran fakat daha öncesinde ülkemizi istila eden düşmanları ve ülke sathını örümcek ağları gibi sarmış zararlı organizasyonları eşkıyalar, çeteler, casuslar, bölücüler, mandacılar, gericiler, hainler, menfaatperestler vs.. yüksek bir strateji ve tükenmez bir kararlılıkla temizlemiş, adeta batmak üzere olan bir güneşi yeniden doğurmuştur. Ailesinin Mustafa adını verdiği sarıya çalan saçları ve keskin mavi gözleri olan bebek Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlarda kalan son topraklarında, Selanik’te 1881 yılında doğduğunda hiç kimse Atatürk’ün tabiriyle “kökleri bile çürümüş”, Osmanlı İmparatorluğundan modern Türkiye’yi çıkaracağını beklemezdi, bekleyemezdi. Aslında yaşlanmış ve her santimi kurtlanmış yaşlı çınardan genç bir fidan çıkacağına kimse ihtimal vermiyordu. “Devleti Aliye” yani “Yüce Devlet” denilen Osmanlı İmparatorluğu Devleti Aliye’den ziyade Ali’ye Veli’ye peşkeş çekilmiş, azınlıklarca yağmalanmış, adeta çakal iştahına sahip yabancı devletler tarafından sözde anlaşmalarla paylaşılmış durumdaydı. İşte o yıllarda Bazıları doğumunu 1880 veya öncesi olabileceğini söylese de bir şey değişmez orta halli bir ailenin evladı olarak dünyaya gelen Mustafa’nın sıkıntılı bir çocukluk hayatı fakat yaşı ile kıyaslanamayacak derecede büyük dünya görüşleri ve hedefleri vardı. Mustafa’nın annesi geleneklerine ve dinine bağlı, örtülü bir kadındı. Sülalesine Hacı Sofi derlerdi. Babasının ismi ise Feyzullah Ağa’dır. Atatürk’ün annesi olan Zübeyde Hanım dindar bir insan olduğu için oğlunun da kendisi gibi dinine bağlı olmasını istiyordu. Babası Ali Rıza Bey ise yaşamın acı rüzgarlarını her daim ensesinde hissetmiş, sıkıntılarla yoğrulmuş bir insandı. Oğlunun mümkün olduğunca iyi bir eğitim alıp, iyi bir kariyere sahip olmasını istiyordu. Atatürk’ün babası Ali Rıza Bey’in soyu eski zamanlarda Anadolu’dan Rumeli’ye göç etmiş bir Türk Yörük ailesine dayanmaktadır. Asıl adı Ahmed olan babasına Kızıl Hafız derlerdi. “Kızıl” lakabı sülalesinde yaygın olarak kullanılmıştır. Takribi 1839 yılı civarlarında doğan Ali Rıza Bey’in meşhur 93 Harbi yani 1877-1878 arasında Osmanlılar ile Ruslar arasındaki büyük savaş çıkmadan evvel Asakir-i Milliye Taburu’na katıldığı ve subay olarak görev yaptığı da bilinmektedir. İş hayatına memur olarak başlayan Ali Rıza Bey’in Selanik’te bulunan Evkaf İdaresinde memurluk yaptığı bilinmektedir. Daha sonra da gümrük memurluğu, yani vergi memurluğu yapmıştır. Belki hayat şartlarının zorlaması, belki de maaşların tam ödenmemesi, sebebi tam olarak bilinmese de daha sonra bu görevi de bırakıp bir süre kereste ticareti ile uğraşmıştır. Fakat Rum eşkıyalar nedeni ile kereste tüccarlığını bırakıp tuz ticaretine girişmiştir. Bahtsızlık burada da yakasını bırakmamış, tuz kaynakları kuruduğu için bu işte de ekmek kapısı kapanmıştır. Daha sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 1890 yılında yani yaklaşık 51 yaşında vefat etmiştir. Atatürk’ün Çocukluk Hayatı Atatürk’ün hayatı anlatılırken kardeşlerine yeterince yer verilmez. Halbuki onun Makbule’den başka kardeşleri de olmuştur. Ama diğer kardeşleri çocuk yaşlarda vefat etmişlerdir. Atatürk’ün anne ve babası 1871 yılında evlenmiş ve ondan önce doğan Ahmet ve Ömer abileri ve Fatma ablası fazla yaşamadan çocuk yaşta ölmüşlerdir. Daha sonra Mustafa yani Mustafa Kemal Atatürk dünyaya gelmiş, bir süre sonra da Makbule adında bir kız kardeşi olmuştur. Ondan sonra doğan kız kardeşi Naciye ise 12 yaşında vefat etmiştir. Mustafa okula başlayacakken anne ve babası arasında fikir ayrılığı olmuştur. Annesi oğlunun geleneksel yöntemlerle ve dini ağırlıklı eğitim veren bir ilkokula yani mahalle hocasını ders verdiği Mahalle Mektebi’ne gitmesini isterken babası, oğlunun kendisi gibi sıkıntılı bir hayatı olmasın ve mevcut potansiyelini iyi değerlendirsin diye nispeten yenilikçi ve pozitif bilimlere de yer verilen Şemsi Efendi Mektebi’ne göndermek istemekteydi. O zamanlar 6-7 yaşlarında olan küçük Mustafa’nın zeka ve yeteneğini babası keşfetmiş olmalı ki Şemsi Efendi Mektebine göndermekte ısrar etmiştir. Bununla birlikte eşinin kalbini kırmamak için Mustafa’yı Mahalle Mektebine göndermeye razı olmuştur. Atatürk anılarını anlatırken babasının bu konuda bir taktik izlediğini söyler. Mustafa önce Kuran ve ilahiler ile dini okula başlar, sonra bir bahane uydurur ve başka bir okula gitmek istediğini söyler. Küçük Mustafa’nın ilk gittiği okulda yaşadığı bir olay nedeniyle mi ayrılmak istediği, yoksa babasının planına iştirak edip önce kayıt olup annesinin gönlünü yaptıktan sonra gerçek tercihini söyleyip kendini Şemsi Efendi Mektebine mi naklettirdiği konusu tam olarak bilinmemektedir. Neticede küçük Mustafa Babasının istediği gibi yenilikçi bir eğitim veren ilkokula başlamıştır ama çok geçmeden babası vefat edince eğitim hayatı ciddi bir kesintiye uğramıştır. Annesinin maddi durumu şehirde yaşamaya olanak sağlamadığı için Öyle gözüküyor ki babasından da ciddi bir miras kalmamıştır köydeki dayısının yanında ikamete mecbur kalmıştır. Burada Mustafa’ya gücü yettiğince görevler verilmiştir. Hayatın sorumluluğunu daha küçük yaşlarda üzerinde hisseden Mustafa kah fasulye tarlalarında bekçilik yapmış, kah büyüklerinin yaptığı işlere yardım etmiştir. Atatürk’ün Eğitim Hayatı Annesi zeki ve yetenekli olan oğlunun tarla köşelerinde karga kovalamasına üzülüyordu. En azından yarım kalan eğitimini tamamlaması için onu cami imamının önüne gönderdi. Küçük Mustafa’nın dua veya dini bilgilerden ziyade okuma yazma ve matematik öğrenmeyi arzuladığını görünce bu sefer de kilise papazının önüne gönderdi. Fakat papazın bilgileri de sınırlı idi. Annesi özel öğretmen tutmak istedi ise de buna ne maddi gücü yeterdi ne de köyde ders vermeye ehil birileri vardı. Köydeki eğitim denemeleri sonuçsuz kalınca Zübeyde hanım evlat hasretini sinesine çekerek Mustafa’yı Selanik’te oturan halasının yanına gönderdi. Selanik’te mülkiyeye rüştiyesine yani sivil ortaokula başlayan Mustafa’nın aklı aslında askeri bir okula gitmekti. Fıtratı ve arzusu onu bu yöne çekiyordu. Okulda yaşadığı bir olay radikal bir karar almasını sağladı. Rivayete göre Mustafa okulda bir kavgaya karışmış, sorumlu öğretmen de kavga nedenini veya suçlusunu araştırmak yerine olaya karışanlara feci şekilde ceza vermişti. Mustafa’nın aynı okulda devam etmesi zordu, hem başına geleni içine sindiremediğinden hem de öteden beri subay olmak istediğinden uzaklara gitmesini istemeyen annesine haber vermeden askeri rüştiye sınavına girdi ve kazandı. Bu tarih 1893’tür. Yani Atatürk bu kadar sıkıntıyı babasının öldüğü 1890 ile 1893 arasında çekmiştir. Onun küçük yaşlarda yaşadığı bu tür zorluklar daha sonra sarsılmaz azminin temel taşlarını oluşturmuştur. Selanik Askeri Rüştiyesine başlayan Atatürk yeteneklerine uygun olan ve zekasını gösterebileceği bir yerdeydi. Kısa sürede diğer öğrenciler arasında sivrildi. Okulda öğretmenlerin olmadığı zamanlarda iyi bilen öğrenciler diğerlerini çalıştırıyorlardı. Mustafa da arkadaşlarını ders çalıştırmaya başlamıştı. Ona “Muallim Mustafa” denmeye başlanınca gerçek Muallim Mustafa, yani okulun matematik öğretmeni pratik bir çözüm buldu ve Mustafa’ya “Kemal” adını verdi. Mustafa matematik öğretmenini çok seviyordu ve bilgi seviyesi öğretmenine denk olduğu, bu yüzden karıştırıldığı için verilen bu ismi onur nişanı gibi taşıdı. Artık onun adı Mustafa Kemal’di. Daha sonra 1896 yılında şimdi Bulgaristan sınırları içerisinde bulunan Manastır Askeri İdadi’sine Askeri Lise devam etti ve burayı da 1899 yılında başarı ile tamamladı. Artık subay olması için önünde tek engel vardı. İstanbul’a yani başkente giderek Harp Okulu’nu bitirmek.. Mustafa Kemal buradan da teğmen rütbesi ile mezun oldu ama gayesi daha da yükselmekti. Bu nedenle 1902’de Askeri Akademi’ye devam ederek 1905 yılında “Yüzbaşı” rütbesi ile mezun oldu. Atatürk’ün Askerlik Hayatı Atatürk ilk askerlik deneyimlerini o zamanlar Osmanlı toprakları içinde bulunan bugünün Suriye başkenti Şam’da konuşlu 5. Orduda yapmıştır. Kolağası rütbesini alınca yani 1907’ de kıdemli yüzbaşı olunca doğduğu topraklara yakın bir yere, Manastır’daki 3. Ordu’ya atandı. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğunda İttihat ve Terakki Fırkası giderek önem kazanmış ve ülke yönetiminde giderek söz sahibi olmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğunda askerler de siyasi partilere üye olabiliyor ve bu tür faaliyetler yürütebiliyorlardı. Bu nedenle genç subayların bir çoğu İttihat ve Terakki üyesi idi. O yıllarda Mustafa Kemal de İttihat ve Terakki ideolojisine sempati duydu ve çalışmalarda aktif rol aldı. İttihat ve Terakki Partisi Sultan 2. Abdulhamid’i tahttan indirmek ve cumhuriyete daha yakın bir rejim olan meşrutiyeti yeniden ilan etmek istiyordu. Bu sebeple başkent İstanbul’da yaşanan karışıklığa 19 Nisan 1909 olayları müdahale için Balkanlardan gelen “Hareket Ordusu” İstanbul’a girdiğinde Kurmay Başkanı Mustafa Kemal’di. Neticede 2. Abdülhamid tahttan indirilerek bir kez daha meşrutiyet rejimine dönülmüştür. Böyle önemli bir darbe hareketinin başında rütbesi çok yüksek olmamasına rağmen Mustafa Kemal’in kurmaylık yapması onun ileride daha büyük başarılara imza atacağının göstergesi olmuştur. Bu yıllarda İttihat ve Terakki Partisine bağlı olan Mustafa Kemal sonraki yıllarda özellikle de 1. Dünya Savaşında partinin üst düzey yöneticilerinin akla mantığa sığmaz kararları ve bencilce davranışları yüzünden kendini geri çekmiş ve kendine parti ile padişah arasında stratejik bir yer belirlemiştir. İleride çok büyük bir komutan olacağını ispat eden Mustafa Kemal askeri eğitim için Fransa’ya gitti ve Picardie Manevraları’nda görev aldı. Batı tipi harp tarzını öğrenmesi açısından bu eğitim önemliydi. Daha sonra 1911 yılında yurda geri dönerek Genel Kurmay merkez birimlerinde çalıştı. O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün hızlandığı, hızla toprak kaybettiği yıllardı. Birbirini izleyen Balkan savaşları ve Trablusgarp harbi ekonomik yönden çökmüş devletin elinden topraklarını çıkarmasına yol açıyordu. Trablusgarp harbine katılan ve yerel halkı İşgalci İtalyanlara karşı örgütleyip 22 Aralık 1911’de Tobruk savaşını kazanan Mustafa Kemal 1912’de Derne Komutanlığı’na atandı. İtalyanların imdadına 2. Balkan Savaşının çıkması yetişti. Osmanlı İmparatorluğu Libya’daki askeri varlığını çekince Libya İtalyanlara hediye edilmiş oldu. Çanakkale Savaşlarının parlayan yıldızı ve kahramanı Atatürk daha önce 2. Balkan Savaşında da burada zafer kazanmıştı. Düşmanın Çanakkale Boğazını ele geçirmesine imkan tanımamış Gelibolu ve Bolayırdaki birliklere komuta ederek düşmanın Doğu Trakya’dan sökülüp atılmasını sağladı. 2. Balkan Savaşlarında Edirne’nin geri alınmasını sağlayan Atatürk daha sonra mevkice yüksek ancak daha pasif bir görev olan Ateşemiliterliğine getirildi ve bu görevi devam ederken Yarbay oldu. Bu görevi 1915’te sona erince devam eden 1. Dünya Savaşında 19. Tümeni kurma görevini üstlendi. Mustafa Kemal Atatürk 1. Dünya Savaşındaki en büyük başarılarını Çanakkale Savaşında izlediği akıllı stratejilerle Mart’ta düşmana karşı deniz zaferi kazanılınca deniz yolunun kendilerine kapalı olduğunu gören İtilaf güçleri bu sefer karadan şiddetli bir taarruza girişmişler ve Mustafa Kemal ve ordusu tarafından Conkbayırı Mevkiinde geri püskürtülmüşlerdir. Bu başarı Mustafa Kemal’e Albay ünvanını kazandırmıştır. Şansını yeniden deneyen İngilizler tüm gücüyle aynı bölgeden saldırmış, şiddetli topçu ateşi ile de taarruzunu desteklemiştir. Böyle bir durumda İngilizlerin karşısında durmak topçu ateşinde şehit olmayı gerektirdiği için Mustafa Kemal askerlerine daha önce verilmemiş bir emri verdi “Ben size, savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” Bu emir üzerine %100 şehit olacağını bile bile şanlı askerlerimiz İngilizlerin karşısında mevziye geçmişler ve tamamen şehit olmuşlardır. Fakat bu hamle işe yaramış, düşman kuvvetleri ilerleyemediği için geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu sefer tarihe geçecek cümleyi İtilaf Devletleri sarf etmişlerdir “Çanakkale Geçilmez !” Çanakkale’de düşmanın geri püskürtülmesinden sonra Atatürk önce Edirne’de sonra da Diyarbakır’da görevler üstlenerek 1916 yılında tümgeneral oldu. Daha sonra doğudan Saldıran Rus güçlerini püskürtmek üzere Doğu Anadolu’da görev aldı. Bu sayede Muş ve Bitlis Ruslardan geri alındı. Bir süre Güney cephesinde görev yaptıktan sonra buradaki Osmanlı askeri varlığının tükenme noktasına geldiği 1917 yılında İstanbul’a çağırıldı. Burada Harbiye Savaş Bakanlığında çalışmaya başladı. Bir süre sonra o zamanlar veliaht konumundaki Vahidettin Efendi’nin yaverliğini yaptı, onunla birlikte Avrupa’da temaslarda bulundu. Bu zaman diliminde azılı bir hastalık geçirdi ve Viyana’da tedavi olarak hastalığı atlattı. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından bir gün sonra tekrar cepheye dönme durumu oluştu, Yıldırım Orduları komutanlığına atandı. Ama bu ordu iki hafta sonra terhis edilince Harbiye Bakanlığı’nda göreve başladı. Atatürk’ün 9. Ordu Müfettişi Olarak Görevlendirilmesi O yıllar Osmanlı İmparatorluğunun 1. Dünya Savaşını kaybettiği ve devletin yıkılma noktasına geldiği yıllardı. Savaş mağlubiyetle neticelenince o ana dek ülkeyi fiilen yöneten İttihat ve Terakki Fırkası kendini feshetmiş, üyeleri de sağa sola kaçmışlardı. 13 Kasım 1918 tarihinde düşman kuvvetleri savaşla geçemedikleri Çanakkale Boğazını savaşmaksızın geçerek İstanbul’u işgal edivermişlerdi. Padişah adeta düşman kuvvetlerinin elinde rehin tutuluyordu. Tahta 3 Temmuz 1918 yılında geçen padişah Vahidettin ve eniştesi olan sadrazam Damat Ferit Paşa gerek ülke yönetiminde yeterli tecrübeye sahip olmamaları, gerekse de ülkenin içinde bulunduğu geri dönülemez çöküş süreci nedeniyle öncelikli olarak kendi can ve makamlarını korumaya çalışıyorlar, işgal kuvvetlerini kızdırmamaya çalışıyorlardı. Atatürk ise “Bu vatan nasıl kurtulur, halk yeniden nasıl hürriyetine kavuşur ?” planları yapıyordu. Ülkenin düzlüğe çıkması için dostu düşmanı karşısına alıp canı pahasına milli mücadelenin başlatılması gerektiğini düşünüyordu. Mustafa Kemal’e bu sırada bir fırsat doğdu. Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince Osmanlı ordusunun terhis edilmesi gerekiyordu. Fakat Ankara’da konuşlu 20. Ordunun komutanı Ali Fuat Paşa Cebesoy ve Erzurum’daki 15. Ordunun komutanı Kazım Karabekir Paşa ordularını dağıtmamışlardı. Ayrıca yurtta işgale karşı halk direnişi vardı. Müttefik İşgal Kuvvetleri Yüksek Komutanı Edmund Allenby bu duruma yumuşak fakat etkili bir çözüm buldu. Padişahın yakın bir adamı bu paşaları ikna ederse, ordular dağılacak, halk da ordulara güvenip ayaklanamayacaktı. Bu iş için seçilen kişi Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari yani Padişahın onursal yaveri ünvanına sahip Mustafa Kemal’di. Bu paşalar sıradan bir devlet görevlisi tarafından ikna edilemezdi. Mustafa Kemal’in görevi paşalara gidip “Boş yere düşman kuvvetlerine direnmeyin , bakın Güney Cephesinde İngilizlere nasıl yenildik, bizi yine yenerler!” demesiydi. Yani iknacı ve yatıştırıcı olarak görevlendirilmişti. Ona bu iş için verilen resmi görev 9. Ordu müfettişliği idi. Atatürk verilen görevin zorluğu ve paşaların ısrarını gerekçe göstererek bir müfettişe verilmeyecek kadar fazla yetki istedi. Hazırlattığı yetki belgesi ona Genel Kurmay Başkanında bile bulunmayacak derecede üst düzey yetkiler içeriyordu. Bir yolunu bulup bu yetki belgesini imzalattı. Onu görevlendirenlerin amacı başka, onun amacı ise bambaşka idi. Atatürk Nutuk adlı eserinde imzalattığı bu yetki belgesinin esas amacı için bir paravan olduğunu ve bu belgeyi imzalayanların imza aşamasında kendisine olağanüstü yetkiler verdiklerine tam olarak vakıf olamadıklarını belirtir. 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e açılan Atatürk 1919 yılı 19 Mayısında Samsun’a ulaştı. Bölgenin ileri gelenleri ile görüşmeler yaparak bir dizi toplantı organize etti. Aynı zamanla ilgili yerlerle telgraf ve kuryeler ile gizli temaslarda da bulundu. Atatürk bu görüşmeleri yaparken adeta çoklu santranç oyunu oynamıştır. İtilaf Devletlerini onlara yönelik bir hareket başlatmadığı yönünde ikna etmesi gerekiyordu. İstanbul hükümetine ise anarşiyi sonlandırmak için çalıştığını söylüyordu. Dini otoritelerin desteğini kazanmak için onlara düşmanların yurttan atılarak gayrimüslim unsurların temizleneceğini söylüyordu. Ermeni ve Rum unsurlara karşı Türk ve Müslüman yerel idareci ve güç odaklarının desteğini topluyordu. 22 Haziran 1919 ’da yayınlanan Amasya Genelgesi İstanbul hükümetinden bağımsız bir halk hareketinin başladığı duyuruluyordu. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracaktır” Atatürk’ün başlattığı bağımsızlık hareketinin iktidar karşıtı organizasyona dönüşeceğinden endişelen padişah Vahidettin onu geri çağırdı. Görevinin bittiği yönünde telgraflar göndertti. Fakat Atatürk çıktığı yolda yürümeye kararlıydı. Bu yüzden 23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi’ni tertip ederek bağımsızlık yönünde nasıl bir yolda ilerleneceği yönünde kararlar alındı. Padişah Vahidettin ve İstanbul hükümetinin işgalcilere karşı pasif bir tutum izlemesi nedeniyle Atatürk önderliğinde başlatılan bu bağımsızlık mücadelesine halk ve bürokrat desteği büyük oldu. Atatürk kongrelerde alınan kararlarda İtilaf Devletlerinin aleyhine bir söz bulunmamasına dikkat etti. Böylece İtilaf Devletlerinin bu harekete düşmanca bir tavır alması da önlenmiş oldu. Ne zannediyorlardı ? Atatürk izlediği usta manevralarla bağımsızlık hareketine destek vermekte çekingen davranacakları belli olan kesimlerin desteğini almak, hareketin önünü kesmek isteyenleri de yanılmak için algı operasyonu yaptı Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Onu geniş yetkilerle donatırken sadece anarşi unsurlarını yok edeceği, paşaları terhise ikna edeceği ve düşmana karşı ayaklanan halkı yatıştıracağını düşünmekte idiler. İtilaf Devletleri Mustafa Kemal vasıtasıyla orduyu terhis ettirip işgalleri kolaylaştıracaklardı. Yerel Türk Çeteler Rum ve Ermeni unsurları temizleyip kendilerinin bölgelerinde daha fazla söz sahibi olacaklarını düşünüyorlardı. Rum ve Ermeni Çeteler Onlar Atatürk’e asla sempati ile bakmadılar ama bağımsızlık hareketi iktidar karşıtı bir harekete dönüşürse Müslüman güçler birbiri ile savaşır ve zayıflar diye düşünüyorlardı. Din Adamları İtilaf Devletleri ve gayrimüslim unsurların temizlenip, daha sonra Atatürk’ün yeniden padişahım emrine gireceğini düşünüyordu. Destek olan eski bürokrat ve askerler Yurdu selamete çıkarıp, daha sonra saltanata destek olacağını düşünüyor idiler. Halk Halk da din adamları ve eski bürokratlar gibi Atatürk’ün zararlı unsurları temizleyip daha sonra Meşrutiyet İdaresine tabi olacağını düşünüyorlardı. Ne oldu ? Vahidettin ve İstanbul Hükümeti Önce 23 Nisan 1920’de TBMM’nin ilan edilmesi, daha sonra da 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması ile Atatürk’ün niyetinin sadece anarşi unsurlarını temizlemek olmadığını anladılar. Vahidettin hatıralarında Türk halkının ve devlet idarecilerin saltanatın kaldırılacağına izin vermeyeceğini düşündüğünü fakat bunda yanıldığını belirtir. İtilaf Devletleri Atatürk’ün kendi amaçlarına hizmet etmeyeceğini anlayınca onun başlattığı bağımsızlık hareketini durdurmak istediler. Fakat Atatürk onlarla bir sorunu olmadığı konusunda teminat verince muhalif bir hareketin bölünmeye hatta Osmanlı’nın tamamen yıkılmasına vesile olabileceği düşüncesiyle “bekle gör” politikası uyguladılar. Atatürk’ün başlattığı hareketin saltanatı kaldıracağı yönündeki tahminleri doğru çıktı fakat yurdun zararlı unsurlardan temizlenmesi, parçalamak istedikleri vatanın bağımsız ve tek parça Cumhuriyet haline gelmesi istedikleri bir şey değildi. Yerel Türk Çeteleri Milli mücadeleye destek olsalar da olmasalar da Ankara hükümetine tabi olmayanlar dağıtıldı ve yok edildi, bölgelerinde söz sahibi olamadılar. Rum ve Ermeni Çeteler Atatürk’ün bu denli başarılı olacağını ummuyorlardı, hüsrana uğradılar. Din Adamları Milli mücadelenin başarıya ulaşması nedeniyle verdikleri desteklerin boşa gitmediğini görünce Atatürk’e minnettar kaldılar. Fakat Cumhuriyet döneminde hükümet icraatlarına muhalif olanlar İstiklal Mahkemelerinde yargılandı. Eski Bürokrat ve Askerler 1 Kasım 1922’ye kadar Atatürk’ün yüksek potansiyeli hakkındaki tahminleri doğru çıktı. Saltanatın kaldırılmasına itiraz edenler de oldu, destekleyenler de oldu. Halk Milli Mücadelenin başarıya ulaşması ve bağımsız bir devlet kurulması herkesi mutlu etti. Halkın içinde saltanatın devam etmesi gerektiğini düşünenler vardı, onlar hayal kırıklığına uğradılar. Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Kurtuluş Savaşı İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline tepki olarak atılan kurşunla 15 Mayıs 1919 tarihinde yani Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak için Samsun’a gidişinden 4 gün önce başlamıştı. Başsız ve organize olmayan direnişin, ne istediğini bilen düşman kuvvetlerine karşı başarılı olamayacağı muhakkaktı. Atatürk önce halk arasında birliği sağladı sonra da halk direnişini örgütlü hale getirdi. Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından Ankara’ya tarih 27 Aralık 1919 gelen Atatürk’ü coşkulu ve sevinçli bir kalabalık karşıladı. 12 Ocak 1920’de Misakı Milli’yi Milli And İçme ilan eden İstanbul Meclisi İtilaf Devletlerince kapattırıldı. Çünkü Misakı Milli Türklerin yaşadığı bazı petrol bölgelerinin Türk yurdu olduğunu açıklıyordu. Birkaç ay sonra 23 Nisan 1920’de artık iş göremez hale gelen İstanbul Meclisinin yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Atatürk ise geniş yetkiler ile meclis başkanı oldu. Bu gelişme dostları sevindirse de düşmanları daha da saldırgan hale getirmişti. İngilizler Yunan ve Kürt kozunu oynadılar. Padişah ve ekibi Atatürk’ün önderlik ettiği harekete karşı net bir tavır koydular, çeşitli yerlerde ayaklanmalar çıkardılar. Kurtuluş Savaşında en büyük mücadele İngilizlerin desteği ile Anadolu’ya çıkarma yapan Yunanlılar ile olmuştur. Uzun süren savaş nedeniyle ordumuz ve lojistik desteğimiz sıfırlanmıştı. Kalan zayıf birlikler de Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince terhis edilmiş, sivilleştirilmişti. Yunan ordusu ise savaşa yeni başlıyordu, lojistik gücü de sağlamdı. Atatürk Batı Anadolu’ya yayılan Yunan işgallerine karşı Türk tarihinde pek rastlanılmayan “ricat” yani geri çekilme taktiğini uyguladı. Bu taktik yaklaşık yüzyıl önce 1812 Rusların Napolyon’u mağlup ettiği savaş taktiğine benziyordu. Ruslar benzer taktikle kendilerinden güçlü olan Hitler’i de mağlup etmişlerdi. Türkler ise asla bu taktiğe başvurmazlardı. Düşmanı önde karşılarlar ve vatan toprağının çiğnenmemesi için hat müdafası yaparlardı. Atatürk taktik gereği düşmanın ilerlemesine ve Anadolu içlerine dağılmasına izin veriyor, daha sonra düşmanın bilmediği bir yere hat savunması kurdurup pusuya düşürüyordu. Düşman karşı saldırıya geçince de zayiat vermemek için geri çekiliyordu. Zafer kazandığını düşünen düşman ilerliyor daha sonra bilmediği bir coğrafyada yine pusuya düşüyordu. Bu savaşlarının bir çoğuna İsmet İnönü komutanlık etmiştir. Yunan Devleti Anadolu’daki işgal planında ciddi derecede hatalar yapmıştır. Yunanlılara İngilizlerin taşeronluğunu yapması için verilen ödül İzmir çevresi ve Doğu Trakya’dır. Ordularını Anadolu içlerine dağıtmayıp bu bölgelerde kalsalar idi sınırlı güçlerini, sayısız savaş deneyimi yaşamış Mustafa Kemal ve komutanlarına meze etmezlerdi. Netice itibariyle tükenmiş ve küllerinden yeniden doğmuş Türk Ordusu 23 Ağustos’ta karşı atağa geçip bir aydan kısa bir sürede Yunanlıları yurttan kovmuştur. Batıda kazanılan zaferler Doğu ve Güney cephelerinde zafer kazanılmasından sonra olmuştur. 1917’deki devrim nedeniyle iç işleri ile uğraşan Ruslar ve onların destekledikleri Ermeniler Doğu Anadolu’daki hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmışladır. Irak ve Arabistan’daki petrol yataklarına kavuşan İngilizler gerek savaşın onları da yıpratması gerekse de Anadolu’yu işgal etme düşüncesinin astarı yüzünden pahalıya geleceği düşüncesi ile Sevr’deki sınırların Kuzeyine çıkma gereği görmemişlerdir. Fransızlar savaş sonu ganimetinden aslan payı alan İngilizlere kızıp desteklerini çekmiş, Antep ve Urfa’da ciddi bir halk direnişi ile karşılaşınca Suriye’ye çekilmiştir. İtalyanlar ise Türk toprağını elinde bulundurmak için kan dökmek gerektiğini anlayınca işgal ettikleri bölgeleri sıkıntı çıkarmadan terk etmişlerdir. Kurtuluş savaşı sonunda Atatürk’ün çözmesi gereken iki önemli sorun vardı. Birincisi halen İngiliz işgali altında olan ve Musul ve Kerkük içerisinde kalan petrol sahalarının geri alınması, ikincisi ise dünyanın incisi İstanbul’un geri alınması idi. İngilizlere karşı halk direnişleri cılız kalmış, Kürt aşiretlerinin isyanları bu Musul-Kerkük Bölgesinden vazgeçmemize neden olmuştur. Boğazlar konusunda ise düşman devletler birbiriyle anlaşamadıkları için bizim lehimize çözüm bulunmuştur. Saltanatın Kaldırılması ve Cumhuriyetin İlanı 9 Eylül’de yurttaki son Yunan askeri de denize dökülmüştür. Vatan düşmandan temizlenince Atatürk başlangıçtan beri planladığı şeyi hayata geçirmenin vakti geldiğini anladı. Silah arkadaşlarına saltanatın kaldırılması gerektiğini, kendini bile savunmakta güçlük çeken Türk Milletinin “Halife” sıfatıyla tüm İslam aleminin koruyuculuğunu üstlenmesinin gülünç olduğunu belirtti. Başta Rauf Bey ve Kazım Karabekir olmak üzere en yakın silah arkadaşları bile buna karşı çıktılar. O ana dek benimsedikleri öğretiler saltanat makamının kutsallığını işaret ediyordu çünkü. Fakat hayatı imkansızlıklarla mücadeleyle geçen Atatürk Nutuk’ta yer alan ifadesiyle “Ya kelleler gidecek, ya da gitmeyecek fakat bu iş olacak!” diyerek arkadaşlarını ikna etmiş ve 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması ve imzalanmasına rağmen yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşmasından sonra artık kalıcı bir barışa ihtiyaç vardı. Uzun süren görüşmeler ve çetin pazarlıklar sonucunda Saltanatın kaldırılmasının bu pazarlıklarda bizim lehimize olduğu söylenebilir 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehrinde barış antlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile bir takım isteklerden feda edip Türk Devletinin bağımsızlığı sağlanmıştır. Bu gelişmeyi 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı izlemiştir. Cumhuriyet Döneminde Atatürk’ün Hayatı Cumhuriyetin ilanından sonra oybirliği ile Cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal Atatürk hayatı boyunca edindiği tecrübelerden yola çıkarak bir takım inkılaplar yapmıştır. Bu inkılaplar genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çehresini değiştirmiştir. Hayatını ulusunun modernleşmesine adayan Atatürk eğitim alanından, hukuk alanına, sanayinin geliştirilmesinden harflerin değiştirilmesine kadar bir çok köklü değişiklik yaptı. Onlardan birisi de Soyadı Kanunu’dur. Bu kanun çıktıktan sonra ona “Atatürk” soyadı verilmiştir. Devlet hayatı yurt içi ve yurt dışı gezilerle geçen Atatürk asker kökenli olmasına rağmen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sloganıyla barışçıl bir devlet yönetimi gösterdi. Fakat ülkede meydana gelen radikal değişiklikleri onaylamayanlar da vardı, onlara da müsamaha göstermedi. Siyaset ve Askerlik alanında üst düzey başarılara imza atan Atatürk evlilik hayatında mesut olamadı. Evlendiği Latife hanımdan kısa bir süre sonra boşandı. Evlat hasretini manevi evlatları ile giderdi. Atatürk 10 Kasım 1938 yılında 57 yaşındayken vefat etti. MİLLET ETNİK KİMLİK VE VATANDAŞLIK ÜST KİMLİK TARTIŞMALARI Uzun zamandır Türklüğün kavramsal olarak neye karşılık geldiği, tartışma konusu olduğu gibi verilen cevaplar da yeterince net olmamakla birlikte birbirinden de oldukça farklıdır. Bu konu öyle bir hal aldı ki, ortak bir tanımlama yapmada sosyologlar, tarihçiler, siyasiler uzlaşamadığı gibi kimi büyük isimlerin dahi zamanla bir öncekinden farklı tanımlamalar yapmak zorunda kaldığı durumlar, dönemler olmuştur. Bütün bu kavram karmaşası ve kafa karışıklığının temel sebebi ise siyaset ve siyasi konjonktürdür. Zaten Türk kelimesinin temel olarak bir etnisiteyi ya da üst kimliği ifade edip etmediği, farklı görüşlerin sürekli rekabet halinde birbiriyle yarıştırılması aslında siyasi bir olaydır. Öyle ki devletin en tepesindeki en karizmatik liderler döneminde dahi kimi dönem etnisite kimi dönem üst kimlik kabulünün egemen fikir olarak öne geçtiği bir gerçektir. Mesela Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri M. Kemal Atatürk, milli mücadele döneminden 1. Meclis döneminin sonuna kadar Türklüğü bir üst kimlik olarak görmüş, herhangi bir ırk vurgusu yapmamıştır. Ama ikinci meclisin göreve başlamasından vefatına kadarki döneme kadar Türklüğü bir ırk olarak kabul etmiş, Türk Tarih Kurumu, Güneş Dil Nazariyesi ve Türk Dil Kurumu üzerinden de bunu akademik olduğu kadar siyasi ve sosyal olarak da devletin bütün bireylerine dayatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin halen başında bulunan son Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan’ın da ilk başa geldiğinden çözüm sürecini bitirdiği güne kadarki durumu Atatürk’ün ilk döneminki gibi Türklüğü bir üst kimlik olarak gördüğü dönem; çözüm sürecinin sonlandırılmasından günümüze kadar ki 2018 Kasım dönem ise Türklüğün bir etnik unsur olarak kabul edildiğini gösteren bir dönem olmuştur. Bu durumun en önemli sebebi devleti yönetenlerin bakış açısı ve siyasi eğilimidir. Her iki liderde Kürtlere ihtiyaç duydukları dönemlerde, onların desteğini kaybetmemek veya en azından küstürmemek amacıyla Türklüğü bir üst kimlik/vatandaşlık aidiyeti olarak görüp uyguladıkları halde, Kürtlersiz bir siyaset izleme imkân ve fırsatı doğduğu zamanlarda hemen Türklüğü bir etnik unsur olarak görmeye ve dayatmaya başlamışlardır. Atatürk’ün kendisi bunu isteyerek yapıp devlet bürokrasisine dayattığı halde Erdoğan’da durum farklı olmuş, kendisine rağmen ama kendisinin belirlediği milliyetçi adamları tarafından devlet bürokrasisinin Türkçülüğe teslim edilmesi siyaseti sonucu olmuştur. Örneğin, Türkiye’de son dönemdeki milliyetçi söylemlerin artışı AK Parti ve MHP ittifakı ve bu ortaklığın etkisiyle iktidarın yanına aldığı yardımcıların, danışmanların, bakan ve bürokratların da milliyetçi olarak bilinen kişilerden olmasıdır. TÜRKLÜĞÜN MİLLET OLARAK YERLEŞTİRİLME ÇABALARI VEYA ÜST KİMLİK OLDUĞU TARTIŞMALARI Türklük millet midir üst kimlik midir tartışmalarının temelini, devletin ilk başkanı ile hâlihazırdaki son başkanının yani Atatürk’ün ve Erdoğan’ın bu konu üzerindeki kafa karışıklıkları ve bu konunun gündeme gelişinde aktör oldukları üzerinden bakıldığında durum aslında gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Türklük daha devlet inşa aşamasında ithal beyinler tarafından zaman ayarlı bir canlı bomba olarak yeni kurulan devletin temeline yerleştirilmiştir. Batı’nın ne zaman ki ülke ve bölge ile ilgili bir hesapları olduğunda ilk kaşıdıkları yara hep Kürt-Türk farklılığı olmuştur. Atatürk ilk zamanlar bu durumu vatandaşlık tanımıyla aşmaya çalışmış ise de uygulamalarıyla tam bir tuzağa düştüğü anlaşılmıştır. İlk günlere bakıldığında Türkçülüğün yerleşmesinde ikisi Yahudi üç gayrimüslimin çabaları gözden kaçmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken devlet tahakkümünde etkili olan İngiliz, Yahudi ağırlığı 1950’li yıllardan itibaren 2012 yılına kadar ABD, İsrail ağırlığı olarak hissedilmektedir. Bu bilginin konumuzla alakası nedir diye sorulduğunda ise iki dönemin ’Kürt sorununun çıkmasında’’ ve ’Kürt sorunun çözülmesinde’’, Yahudi/İsrail ve İngiltere/ABD ilişkilerinin Türkiye üzerindeki etkisine bakmak yeterlidir. Atatürk’ün Türkçülük ülküsüne bürünmesinde önemli bir paya sahip olan kişilere bakıldığında; ilk önce akla gelen Atatürk’ü Harf İnkılâbı’nda ilk etkileyen kişi, Filistinli bir Yahudi olan Itamar Ben-Avidir. 1911 yılında Atatürk’ün Kudüs’e gittiğinde kendisiyle görüşüp ona Osmanlı’nın geleceğinin Latin Harflerinde yattığını söylemiş ve Atatürk’ün aklına bu devrimi ilk getiren, dikkatini bu konuya ilk çeken kişi olmuştur. Bu konudaki ikinci kişi ona; akla, mantığa ve bilime uymayan, dönemin Türkçü aydınlarının bile tepkisini çeken, savunmak zorunda bırakıldıklarına utana-sıkıla ret edemeyerek alet oldukları “Güneş Dil Nazerisiyesi”ni tavsiye eden, bu akıl dışı tezin fikir babası olan kişi Avusturyalı filolog Herman Kivergiç’dir. 18-23 Haziran 1934 tarihleri arasında 2. Türk Dil Kurultayı toplandı. 1934 yılında Avusturyalı filolog Herman Kivergiç Atatürk’ün aklına Güneş Dil Teorisi’ni sokmuştur. İşin uzmanı bütün dilbilimcilerin tiye alıp dalga geçtiği bu mantıksız teoriyi ne yazık ki Atatürk çok ciddiye almıştır. Öyle ki 24-31 Ağustos 1936 tarihinde toplanan 3. Türk Dil Kurultayı’nın neredeyse bütün gündemi hiç bir bilimsel dayanağı olmayan ” Güneş Dil Teorisi ” olmuştur. Güneş Dil Teorisi’ne göre bütün diller Türkçe’den türemiş, ilk dil Türkçe hatta ilk insan, Hz. Adem de Türk’tür. Üçüncü isim Yahudi Moiz Kohen’dir. Atatürk döneminde Kürtlerin de yoğunlukla yaşadığı Türkiye’de Türkçülüğü icat eden bu Yahudiler, Erdoğan döneminde, kendi icatları Kürt Sorununa karşı başlatılan demokratikleşme adımlarından dolayı Erdoğan’a, ’ Yahudi Üstün Cesaret Madalyası’’nı vermişlerdir. MİLLET NEDİR? Öncelikle tüm yönleriyle milletin ne olduğunu tanımlamaya çalışalım. Millet nedir diye sorgulandığında özellikle sosyoloji bilimi açısından tariflerin ortak noktası dil, kültür ve duygularda birlikteliktir. Amerikalı Rus Sosyolog Alexandrovic Sorokin’e göre millet, “aynı milliyet duygusunu taşıyan, vatan, dil ve devlet ortak paydalarında birleşen topluluklar” olarak adlandırmaktadır. Sosyolog Baykan Sezer, millet oluşumunda üç ortak noktayı vurgulamaktadır “Devlet kurabilme yatkınlığı, bünyesinde öbür halkları eritebilme özelliği, dış saldırı ve işgallere dayanabilme gücü.” Ernest Renan’a göre milliyet, maziden gelen her türlü maddi-manevi değerlerin yanı sıra geleceğe yönelik beklenti ve endişelerle oluşmaktadır. Bu görüşe yakın olarak milleti tarif edenlerin başında ise Ziya Gökalp gelmektedir. Türk milliyetçiliğinin en önemli temsilcisi Ziya Gökalp’ın 1923’te yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” kitabında yaptığı tanım ise Türkçülüğü kendisinden öğrenen birçok kesimi dahi tatmin etmemiş, hatta eleştiri sebebi olmuştur Gökalp; “Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümre değildir. Millet; lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça güzel sanatlarca müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan oluşan bir zümredir.” Milleti kan bağı ya da ırksal olarak görmeyen Gökalp; millet kavramını “terbiyede, kültürde yani duygularda ortaklık” olarak tarif etmektedir. Ziya Gökalp milleti özetle, “dili dilime, dini dinime uyan” dır, şeklinde açıklamaktadır. Türkiye’de Türkçülüğün temelini atan önemli isimlerden biri olan hukuk profesörü ve siyasetçi Sadri Maksudi Arsal’ın Millet tanımı da Ziya Gökalp’ınkine benzerdir, ancak Arsal, millet ve milliyet kavramlarını ayrı ayrı tanımlamıştır “ Millet, bir devlet içinde yaşayan herkestir; milliyet, devlet sahibi olsun olmasın aynı lisanı konuşan, ortak geçmişe, ortak kültüre sahip olan ve bağımsız bir siyasi varlık olarak yaşama ülküsünü taşıyan bireylerin toplamıdır.” Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, sosyolojik olarak milleti tanımlarken, “tarihi ve toplumsal gelişimin sonucudur” demekte, “her dili, kültürü aynı olan toplulukları millet saymanın büyük bir yanılgı olduğunu ifade etmektedir. Sosyologların bir birinden farklı millet tanımlamalarına karşın tarihçilerin ortalama aynı tanımı yapmaları, aynı kaynaktan beslendikleri ve bu kaynağın ise Fransız tarihçi Camille Jullian’ın, milliyetçiliğin ve ulus devlet anlayışının yükseldiği yıllarda 1913 yaptığı millet tarifiyle bire bir örtüştüğü gerçeğindendir. Tarihçilerin Jullian’dan öğrendiği millet tarifi şu şekildedir “Millet, uzak bir mazide, sıklıkla tarih öncesi devirde, muayyen bir coğrafyada, devlet kurmuş; uzun süre bağımsız olarak yaşamış; fertlerin birbiriyle kaynaştığı; dil, örf ve adet birlikteliği olan kişi ve ailelerden oluşan toplumdur.” OĞUZ BOYUNDAN TÜRK MİLLETİNE VE TÜRKİYE VATANDAŞLIĞINA TARİHİ DÖNÜŞÜM Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ndeki Türk etnisitesine sahip millet Oğuz Boylarından mülhemdir. Oğuz Boylarının haricindeki hiç kimse ırksal olarak Türk değildir. Türkiye vatandaşlığına sahip insanların hepsine Türk demek aynı zamanda hepsinin Oğuz olduğu anlamı taşımadığına göre burada atfedilen Türklük başkadır; ya bir vatandaşlık kimliğidir ya da etnik olarak devletin vatandaşlık tanımında hiçbir milletin olmadığı gibi Türk milleti de yoktur. YAZILI KAYNAKLARDA TÜRK ADININ TARİHİ GEÇMİŞİ Türkler hakkında ilk yazılı bilgilere 2000-1000’li yıllar arasında Çin yıllıklarında rastlanıldığı kabul görülse de Türk adının ispatlı ilk kaydı 552 yılında kurulmuş olan Gök-Türk Devleti’nin varlığıyla mümkün olmuştur. Yine bu dönemde, 585 yılında Çin İmparatoru’nun Gök-Türk Kağanı İşbara’ya gönderdiği iddia edilen mektupta Türk ismi ikinci olarak ”Büyük Türk Kağanı” görülmüştür. Yine Gök-Türk Devleti döneminde 8. yüzyılda Orhun Kitabeleri olarak da bilinen Göktürk Abideleri özellikle 732’de dikilen Kül-Tigin Bengütaşı, Türk adının geçtiği ilk yazılı belge olarak tarihe geçmiştir. Göktürklerin hükümdarı İlteriş Kağan’ın iki oğlu, Bilge Kağan ve Kül Tigin’nin savaşlardaki kahramanlıklarını konu edinen bu yazıtların Türklük açısından en önemli yanı ise Türk boylarına seslenirken milli birlik ve bilince sahip olmalarını istemeleridir. Bu milli kavramın ilk kez kullanılması açısından son derece önemlidir. Gök-Türk Devlet tarihinden sonra, 1250-1517 yılları arası Mısır’da hüküm sürmüş Memluk Devleti için de bazı İslam kaynakları, “Ed dawla al-Turkiyya” adını anarak, Türkiye ifadesini kullanmışlardır. Üçüncü olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk ifadesi resmi olarak kullanılmış, 1991 yılında Türkmenistan’ın dağılan SSCB’nden bağımsızlığını kazanması ise son Türk isimli devlettir. Hâlihazırdaki Cumhurbaşkanlığı forsunda adı geçen 16 Türk Devleti içerisinde adı Türk olan tek devlet “Göktürk İmparatorluğudur. TÜRKLERİN TÜRKLÜĞÜ OĞUZ İSMİNİN TÜRKLÜĞE DÖNÜŞÜMÜ Etnisite olarak; Oğuzlar İran, Kafkasya’nın bir kısmı, Balkanlar, Kuzey Suriye ve Irak ve Anadolu, Kıpçaklar Volga’nın üstü, Kırım’ın yarısını teşkil eder, diğer yarısı Oğuz , Sibirler Toplam bir milyon Yakut, Altay, Çorlar ırksal olarak Türk kabul edilir. Bunun haricindeki hiç bir millet Türk değildir. yüzyıldan itibaren bilhassa ticari münasebetler sebebi ile İslam dininin Oğuzlar arasında yayılmaya başladığı bilinmektedir. 11. yüzyıla gelindiğinde İslam, Oğuzların büyük çoğunluğun dini haline gelmiş, bunun sonucunda bu tarihten itibaren Oğuzlara “Türkmen” adı verilmiştir ki bu ad yaklaşık iki asır sonra neredeyse tamamıyla Oğuz adının yerini almıştır. Oğuz adı ise destanlarda hatıraları yaşatılan atalarının adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet yaşamıştır. Faruk Sümer, Oğuzlar, İstanbul-1999, Özetle, bu gün ırk/etnisite olarak Türk diye tanımlayabileceğimiz milliyet Oğuzlardır. Oğuzların ise kim olduğu değişik kaynaklarda farklılık gösterse de kimlere dendiği konusunda pek bir ihtilaf/şüphe yoktur. Reşidüddin ve Kaşgarlı Mahmud’a göre Oğuz boylarının listesi şöyle belirlenmişti Faruk Sümer, Kaşgarlı Mahmud’un Listesi 1- Kınık 2- Kayığ 3- Bayundur 4- İwa, Yıwa 5- Salğur 6- Afşar 7- Beg-Tili 8- Bügdüz 9- Bayat 10- Yazğır 11- Eymür 12- Kara-Bölük 13- Alka-Bölük 14- İgdir 15- Üregir, Yüregir 16- Totırka 17- Ûla-Yundluğ 18- Töker 19- Beçenek 20- Çovaldur 21- Çepni 22- Çarukluğ Reşidüddin’in Listesi BOZOKLAR Gün Han Ay Han Yıldız Han 1- Kayı 2- Yazır 3- Avşar 4- Bayat 5- Döğer 6- Kızık 7- Alkaravlı 8- Dodurga 9- Beg-Dili 10- Kara-ivli 11- Yaparlı 12- Karkın ÜÇOKLAR Gök Han Dağ Han Deniz Han 13- Bayındır 14- Salur 15- Yiğdir 16- Beçene 17- Eymür 18- Bügdüz 19- Çavuldur 20- Ala-yundlu 21- Yıva 22- Çepni 23- Üregir 24- Kınık Boy listesinde görüldüğü gibi her iki müellif arasında bazı farklar oluşmuştur. Kaşgarlı’nın listesinde 22 boy ismi olduğu halde eserinde 24 boy olduğu geçmektedir. Çaruklu boyu Reşidüddin’de görülmediği gibi Yaparlı, Kızık ve Karkın boyları da Kaşgarlı’nın listesinde yer almamaktadır. Bu husus, boyların nüfus kaybına uğrayıp diğer boylar arasında kaybolmaları ile ilgili olabileceği ihtimalinin yanı sıra, boyların alt gruplarından birinin ya da bir kaçının nüfus bakımından güçlenerek diğer boylar gibi temsil olunmaya başlaması ile de ilgili olsa gerektir. Haddizatında, boy adları ile ilgili yapılan açıklamaların halk iştikaklarına dayandığı unutulmamalıdır. Bu sebeple bunların herhangi bir etimolojik değerinin bulunmadığını hatırlatmakta fayda vardır. 24 boy hakkında Reşidüddin’deki izahlar Kaşgarlı’ya göre daha açıktır. Üstelik o Oğuz boylarının listesini şematik hale getirmiştir. Reşidüddin, Oğuz boylarının isim almalarını bir hikâye içinde anlatır. TÜRKLÜĞÜN TANIMI Yüz yıllık bir sürede, Devletin ayrı, Kemalistlerin ayrı, Türkçü Milliyetçilerin ayrı, Türk-İslamcıların ayrı birer Türklük tanımı olmuştur. Devletin ve Atatürk’ün ölümünden sonraki Kemalist Düşünce Sisteminin ve Türk-İslamcıların bir kesiminin Türklük tanımı vatandaşlık tanımı üzerinden yapıldığı halde; Türkçü, Türk-İslamcı kesimin ekseriyeti, Kemalistlerin bir kısmının Türklük tanımı etnik/ırki temel üzerine yapılmıştır. Devletin resmi adıyla tanımlanan vatandaşlık hüviyetinin adı olan Türklük, Türkçülük yapanların katkısıyla önemli bir kesimi tatmin etmeyen, kabul görmeyen bir hal almıştır. Çünkü devlet ismi devleti meydana getiren halkın bir bölümünün etnik kimliğiyle aynı isimdedir. Bu durum beraberinde bir takım çözülemeyecek sorunlar getirmektedir. Mesela Türkiye’deki etnik olarak Türk olan kesimin devlet-millet eşleştirmesinde devleti yalnızca kendi milletine indirgemesi, bu durumu bazen kendisinden olmayanlar için siyasi mücadele aracı olarak kullanması etnik olarak Türk olmayanlar ile devlet arasında mesafe koymuştur. İkincisi, Türk olmayan milletlerin Devlet ismiyle tanımlanmasıyla başka bir milletin hüviyetine girip kendi aslını inkar etme gibi psiko-sosyal ve dini-politik sorun yaratmıştır. Üçüncüsü ise devletin ismi, hâkim milliyeti ve resmi dilinin aynı olmasının bu gruptan olan insanlara ayrıcalık hatta üstünlük sağladığı anlayışının bazı kesimlerce hâkim olması ve yine bazı kesimleri gücendirdiği, ikircikli kıldığı eleştirileridir. Nihal atsızın şu cümleleri tam da bu durumu doğrular niteliktedir “ Bir memleket yalnız bir milletindir ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o ülkede ancak asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek şartıyla adalet içinde yaşamak hakkına maliktirler. Bunun haricinde hiç bir sûretle kendi özel ve milli şartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiç bir dilekte bulunamazlar. Aksi halde vatana ihanet etmiş olurlar. Türkiye’de yüzde 10 gücenecek diye yüzde 90’ı Türkçülük yapmaktan alıkoymaya çalışmak adeta, yüzde 10’nun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düşüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur. Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.” Hüseyin Nihal Atsız, Türk Ülküsü, İrfan Yayınevi, İstanbul 1997, s34 TÜRKÇÜLÜĞÜN TANIMI Atsız, Türkçülüğü şöyle tanımlamaktadır Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Türk Milliyetçiliği, yalnızca Türk ırkı mensubiyeti olanların ülküsüdür. Başka milletlerin Türkü sevmesi de kabul edilemez, çünkü bu sevgi geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere işarettir. Türk’ü gerçek olarak, Türk’ten başkası sevmez. Bkz. Hüseyin Nihal Atsız, s29 Günümüzde bilinen ve kabul görülen Türkçülük veya Türk Milliyetçiliği fikri yapısı, daha Osmanlı imparatorluğu döneminde 1864’te Ahmet Vefik Paşa’nın “Şecere-i Türkî” ve “Lehçe-i Osmani” isimli eserleri ile gündeme gelmiştir. Daha sonra Türkçü düşünce; Süleyman Paşa’nın “Tarih-î Âlem” ve Sarf-ı Türkî” adlı eserler ile önemli adımlar atmıştır. Ziya Gökalp, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevded, Bursalı Tahir, Şemsettin Sami, Veled Çelebi, Paşazade M. Fuat, Ahmet Hikmet, Mehmet Emin, Hüseyinzade Ali, Mirza Feth Ali Ahundzade, Şeyh Süleyman Efendi, Gaspıralı İsmail, Akçuraoğlu Yusuf, Ağaoğlu Ahmet, Ömer Seyfettin gibi Türkçü yazar ve düşünürlerin çalışmaları; düşünce, siyasi ve sosyal hayatta Türkçülük adına büyük izler bırakmıştır. Türkçü düşünce, bütün bu çalışanlara/çalışmalara, İttihat ve Terakki’nin her kademesinden ilgi görmesine rağmen, siyaset ve devlet hayatında aktif yer alması ancak Atatürk’le mümkün olmuştur. Türklüğü tanımlarken iki farklı açıdan değerlendirme zaruriyeti vardır. Biri tarihselliğiyle tanımlama, diğeri yakın zamanda bir devlete verilen isim üzerinden tanımlama ve yorumlama gerektirmektedir. Tarihi olarak bakıldığında Türk kavramının bir etnik grubu karşıladığı, yani millet olarak Türklüğün ırki bir gerçekliliğinin olduğu açık ve nettir. Ancak bu Türklük, Türklerin kendilerini tanımlama biçimi şeklinde değil bilakis başka milletlerin onları tarif etme tanımlama şekli olarak verilmiş bir isimdir. Yani Türkler kendilerine hiç bir zaman biz Türküz dememişlerdir, kurdukları sayısız devlete de bu sebepten dolayı kendi isimlerini verdikleri halde Türk adını vermemişlerdir. GökTürk istisna Bu değerlendirme Osmanlı’nın yıkılışına kadarki Türk Devletleri diye adlandırdığımız geçmiş içindir, peki günümüz için durum nedir diye baktığımızda, ilk olarak karşımıza yeni kurulan devletin ismi ve iki ana kurucu halkı yani Türkler ve Kürtler çıkmaktadır. Çünkü yeni kurulacak devletin verilen İstiklal Harbi mücadelesi ulus hareketi olarak değil aynı coğrafyada yaşayan, binlerce yıllık birlikteliği olan, ortak bir kültür ve inanç yapısı olan halk hareketidir. Ana motivasyon kaynağı millet değil dindir. Aksi halde ulus mücadelesi olsaydı iki farklı devletin kurulması hiç de zor değildi. Bütün şartlar bu durum için müsaitti çünkü isteyen her millet neredeyse kendi ulus devletini kurmayı başarmıştı. Velhasıl, İstiklal Mücadelesi kazanılınca, taşlar yerine oturunca, sıra devletin ismini koymaya geldiğinde bir kişinin iradesiyle Türkiye olarak oldu-bittiye getirildi. Bunda Atatürk, iki ihtimal düşünmüş olabilir, ya Türklüğü bir etnik unsur olarak görmemesinden, ya da ülkedeki herkesi Türklüğe ikna edip, asimile edip yeni bir toplum yaratabileceğine inanmasıdır. Oysa ülkenin adı Türkiye konulduğunda bir anlamda Türklük etnisite/ırk olmaktan çıkarılmıştır. Bunu belli ki isteyerek yapmadılar ama sonuç bu değerlendirmeyi haklı çıkartmıştır. Çünkü geçen zaman içerisinde ne Kürt, Türk oldu, ne de vatandaşlık kutsiyeti bir ırk bağlamında kaldı, çünkü vatandaşlık devletlerde artık parayla satılan bir resmi evrak haline gelmiştir. Mesela günümüzde en son yapılan değişiklikle 250 bin dolara gayrimenkul alan her hangi bir dünya insanına vatandaşlık verilmektedir. Düşünün, Türklerin en büyük düşman olarak gördüğü; İngiltere, Rusya, İsrail, Yunanistan gibi ülkelerin vatandaşları, parayı basıp Türkiye toprağını satın alıp vatandaşlığı cebine yasal hak olarak koyup Türk olabilmektelerdir. Bu durum vatandaşlık ibaresindeki Türklüğü etnik olmaktan çıkartmaya tek başına yetmektedir. TÜRKLÜĞÜ IRKÇILIĞA DÖNÜŞTÜREN TÜRKÇÜLÜK ANLAYIŞI KAVMİ/ETNİK MİLLİYETÇİLİK Türklüğü Irkçı bir araç halen getiren ideolojik bir zihniyetin geçmişi yaklaşık yüz yıl önceye dayanır. Önce yalnızca fikri olarak başlayan ve savaşlar sebebiyle gerekliliği ve lüzumsuzluğu tam olarak tartışılamayan hatta varlığı dahi tam olarak anlaşılamayan ırkçılığın fikri hayattan savaş sonrası dönemde eyleme dönüşmesi ile ne olduğu tam olarak anlaşılabilmiştir. En somut uygulamaları, ulus devlet inşası ile birlikte getirilen kurumlar, uygulamalar ve yaptırımlar ile olmuştur. Devletin adının konulmasıyla başlanılan bu süreç, yavaş yavaş ama süreklilik arz eden bir biçimde, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması ve faaliyetleri, Güneş Dil Teorisi’nin önce kabul edilmesi sonra Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde kürsü kurulacak kadar ileriye gidilip bilimsel bir alana taşınması, kafatası ölçümleri, İstiklal Mahkemeleri’nin ceberut uygulamaları, Andımız diye bir marşın okullarda çocuklara zorunlu olarak okutulması Andımızın metnini yazan şahsın Zeki Velid Togan gibi Türkçü hocalara dahi yaşam hakkı tanımadığını hatırlamak bu anlayışın aşırılığı açısından tek başına yeterlidir. gibi uygulamalarla dozu her geçen gün arttırılarak Atatürk’ün ölümüne kadar devam etmiştir. Türkiye’de uygulanan Türk ırkçılığı sanıldığı gibi yalnızca Kürtlere değil önemli bir sayıda Türk’e de, kimi zaman İslam hassasiyeti kimi zaman ırkçı olmayan tutumlarından dolayı, zarar vermiş, bedel ödettirilmiştir. Atatürk’ün Türklük tanımıyla hayata geçirdiği Türklük anlayışı tamamen birbirinden farklıdır. Kemalistler ondan sonra Türklük anlayışından daha çok Türklük tanımını savunmuşlardır. Atatürk döneminde Türkçülüğün devlet politikası haline gelmesinde ise üç isim ön plana çıkmaktadır. Aynı zamanda Türkçülüğün babası sıfatını taşıyan bu üç isminden biri, Kürt kökenli Ziya Gökalp; diğeri Tatar asıllı Simbrist/Rusya doğumlu Yusuf Akçura; üçüncü de Selanik doğumlu Yahudi bir aileye hatta haham bir babaya sahip olan ve daha sonra Muhis Tekinalp ismini alacak olan Moiz Kohen’dir. 20 yüzyılda neşet etmiş Türkçülüğün nasıl peyda olduğuna baktığımızda Önemli Felsefecilerden Prof. Dr. Teoman Duralı şu cümleleri aslında her şeyi özetlemektedir “Prusya Almanyası’ndan 1890’larda eğitmen sıfatıyla getirtilen subaylar eliyle kavmi milliyetçilik, öncelikle Harbiye’ye sokulmuş olduğu görülmektedir. Sonra onlar tarafından değil başkaları tarafından kullanılmış, anlatırken, konuşurken Almanya’daki havayı yansıtanları dinleyenler “ben neyim” diye sormaya başlamışlardır. 1902-1903’lerde Selanik’te odaklar başladı, “Siz Osmanlı değilsiniz Türksünüz, onlar Rum’dur, bunlar Ermeni’dir, şunlar Arap’tır” şeklinde Alman olmayan başkaları bu işe karışmaya başlamış, Almanların ektiği tohumlar bakım görerek yayılmaya başlamıştır.” Bkz. Teoman Duralı, “Türk Tarihi ırk değil dava tarihidir”, Röportaj, Seda Şimşek, Bugün Gazetesi, Atatürk’ten önce siyaset sahnesinde yer alan Türkçü kadroların tamamı Enver Paşa, Cemal Paşa, Mehmet Emin Resulzade Azerbaycanda başarısız olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nde bizzat Atatürk tarafından oluşturulan Türkçü politikalar, Atatürk’ün ölümünden sonra da Nihal Atsız ve kardeşi Ahmet Nejdet Sançar’a rağmen başarısız olmuştur. Kenan Erzurumlu, Türklüğe Bakış, Ankara 2007,s. 10 1965’den itibaren ise Türkiye gündemine Türkçülük Alparslan Türkeş tarafından sokulmuş ve günümüze kadar genel olarak sağ gelenekten Ülkücü camia ve sol gelenekten ise Kemalist kesim olarak bilinen iki ana grup Türkçü hareketlerin taşıyıcısı olmuşlardır. Ülkücüler, Türk-İslam üzerinden bu milliyetçiliği sürdürürken; Kemalistler daha çok vatandaşlık düzeyine indirgeyerek, Atatürk’ün vatandaşlık tanımıyla Türklük ayidetliğini eşitlediği bir Türk milliyetçiliğini savunmuşlardır. Ancak ırki anlamda Türk milliyetçiliği yapanlar bu durumu şu cümlelerle eleştirmişlerdir. “Tarihte kaydedilmiş en katı Türkçü uygulamaların sahibi olan ulu önderin, diğer uygulamaları göz ardı edilerek “Türk” kimliği, basitçe önce kültür esaslı olarak tarif edilmiş; son yıllarda ise değiştirilen anayasal dayanaklara göre basitçe vatandaşlık seviyesine indirilmiştir. Gerçekte ise tüm büyük devletlerde olduğu gibi Kemalist devlet de, yazılı olan ve olmayan kurallardan oluşur. Kemalist sistemde yazılı olan kurallar, kanunlar, yönetmelikler ve ulu önderin sağlığında yaptığı uygulamalardır. Bu kurallar dilde, fikirde, işte ve siyasette “Milli Devlet” anlayışını esas alır. Dil Türkçeleştirilmiştir. Antropolojik diyebileceğimiz bir milliyetçilik uygulanmıştır. Bu cümleden, yeri gelmiş iken, Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin Atatürk tarafından kurulduğunu vurgulamakta yarar vardır. Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İnan’ın teklifiyle Sağlık Bakanlığı tarafından binlerce insanın kafatası ölçtürülmüştür. Hatta Atatürk hakkında, elinde antropometrik pergel, Çankaya’ya gelenlerin kafatasını” ölçtürdüğü yazılıdır. Tüm söylemlerde milli şuur ve benlik vurgulanmıştır. “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Yüksel ey Türk! Senin için yüksekliğin sınırı yoktur.” ve “En büyük medâr-ı iftiharım Türk yaratıldığımdır.” Özdeyişler bu görüşün ispatıdır. Hatta askeri okullara alınacak öğrenciler için “ırken Türk olmak” şartı konmuştur. Tüm bu tarihi tespitler, Kemalist sistemin yazılı olmayan kurallarında en önemli hususun, “Ne mutlu Türk’üm diyene!”ifadesinde yer almaktadır. Bkz. Kemal Erzurumlu, s. 16,17. Buradan şu sonuç çıkmaktadır. Bir ülkenin ismi o ülkenin kapasitesini, hayallerini, geleceğini belirleyebilmektedir. Mesela tarihe damga vurmuş hiç bir büyük devletin ismi devleti yöneten kabilenin, aşiretin ya da soyun ismi olarak konulmamıştır. Bu durum büyük Türk devletlerinin hepsinde de böyledir Gök-Türkler hariç, İngiltere, SSCB, Amerika, Çin, Hindistan gibi büyük devletlerde de böyledir. Sovyetler Birliği, ABD veya Britanya bir millet adı olsaydı sahip oldukları büyüklüklere ulaşabilirler miydi? Hayır. Ancak, hangi şartta millet ismi ile devlet ismi aynı olduğunda sorun yaratmaz, tek bir milleti yönetmeye ve barındırmaya niyetli olduğu zaman, tıpkı İsrail gibi, Suudi Arabistan gibi. TÜRKLÜK-TÜRKİYELİLİK TARTIŞMASI İlber Ortaylı, “Türkiye isminin Türkler tarafından konulmadığını, Türkiye kelimesinin, Müslümanların çoğunlukla yaşadığı bir coğrafi ibare olduğunu ve bu ismi daha Orta Çağ zamanında coğrafya bilgisi çok iyi olan İtalyanların koyduğunu ve onlardan sonra da bütün Avrupa ve dünyanın bu ismi kullandığını ifade etmektedir. Yani o dönem için Anadolu’da yaşayan bütün Müslümanların adı olarak kullanılmıştır. Böyle bir ismin etnik milliyetçileri tatmin etmeyeceği ve aslında kendi açılarından da tutarsız olduğu çok açıktır. Ulusal kimlik bir ırk, kan meselesi değildir. Konuştuğunuz dile ve bağlılığınıza ilişkindir.” Bosna’daki Boşnaklara komşu milletlerin Türk demesi bu kavramın anlaşılması için önemli bir örnek teşkil etmektedir. Ayrıca Osmanlı döneminde yurt dışına çıkmış Ermeni, Rum ve Yahudilerin kendini Türk olarak tanımlaması, bir yerden sonra Türklük kimliğinin aslında dinsel bir nitelemenin ötesinde bir coğrafi ayidetliğe dönüştüğünü göstermektedir. Ortaylı, daha sonraki bir değerlendirmesinde etnik farklılıkların bir birlerini vatandaşlık ismiyle istismar edemeyeceğini, bu durama düşmemek için tevil de yapılamayacağını şu cümlelerle açıklamaktadır. ’Türklüğün yerine Türkiyeli kavramının kullanılamayacağını, Türkiyeli diye bir şey olmadığını Türk Türk’tür şeklinde ifade edip, vatandaşlık olarak Türklüğün alternatifsiz olduğunu ancak etnik olarak Türk olmayıp farklı olanların kendi kimliğini söylemesi gerektiğini bir şartla belirtmektedir. O da Gürcüyse Gürcüce, Kürtse Kürtçe bilmesi gerektiğini rica etmektedir. Ortaylı, “Birileri ben Kürt’üm diyecek diye ben Türklük’ten çıkamam” demiş ve bu konuyu şöyle açıklamıştır “Coğrafyayla kimlik edinilmez. Mesela Fransa memleketin adıdır. Hiç kimseye Fransa’dan türeme bir isim verilmez. Fransalı denmez Bizim adımızın da Türkiye’den mülhem olması şart değil. Türkiye bir memleketin adıdır.’’ Mesela şimdi gidip bir Azeri , Kırgız, vatandaşına siz Türk sünüz deseniz 700, 500, 300 yıl önce Bir Oğuz’a Türksün dense hatta 100 yıl önce Anadolu’daki bir Osmanlı’ya Türk denilse hepsi size bu gün Kürde sen Türksün denildiğinde baktığı gibi bakardı. Çünkü Türkler hiç bir zaman kendilerine Türk dememiş, başkaları onlarında içinde bulunduğu topluma bu ismi koymuştur, İlber Ortaylı’nın dediği gibi. Türklük yerine Türkiyelilik üst kimliğinin mahkemelik olması ve savcılığın bu talebi suç sayma nedeni konumuzu aydınlatmada katkı sunacaktır. Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Türkiyelilik üst kimliğini öneren Prof. Dr. Baskın Oran ile eski Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu hakkında dava açmıştır. Başsavcılığın iddianamesinde Azınlık Raporu’nda Türklük yerine Türkiyelilik kavramının önerilmesinin neden suç oluşturduğu şöyle açıklanmıştır “Burada kullanılan Türk kelimesi etnik-sosyolojik ile bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kapsamaktadır. Nitekim bugün İngiltere devleti vatandaşına İngiltereli değil, İngiliz, Almanya devleti vatandaşlarına Almanyalı değil Alman, Fransa devleti vatandaşına Fransalı değil, Fransız denilmektedir. Bu ülkelerde tek bir ırk yaşamamaktadır. Örneğin, Fransa milletini yani Fransa’yı oluşturan etnik unsurları Kelt, Flaman, Alzas, Katalan, Bask, Bröton, Normanlar ve başka ırklar oluşturmaktadır. Buradaki bir Fransız vatandaşının Je suis Français Ben Fransızım derken Fransız olduğunu söylemesi sorun yaratmazken, bir Türk vatandaşının Türkiyeli olduğunu söylemesini istemenin nedeni nedir?” Burada başsavcı iddianamesine dayanak olarak; 1924 Anayasası’nda 88. madde, 1961 Anayasası’nda 54. madde olarak karşımıza çıkan, ulus devlet ilkesinin temel maddelerinden biri olan 1982 Anayasasının 66. Maddesini göstermektedir. “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Bu tanım, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Şeklindeki Atatürk’ün Türklük tanımı ile ortaktır. Ancak, devletin yürütme sorumluluğundaki liderler, pratikte Türklüğü hep soydaş olarak kullanmış, bu durum devleti kuran farklı milletler arasında hep ikirciklikli vatandaşlık statüsüne sebep olmuştur. Örneğin, Iraktaki, Suriye’deki Türkmenlerden bahsedildiğinde soydaş, aynı ülkelerdeki Kürtlerden bahsedildiğinde komşu veya dindaş sıfatı kullanılmıştır. Balkanlardaki Türk azınlıkların dillerinin resmiyet kazanması bir devlet siyasi geleneği olduğu halde kendi ülkesindeki Kürtlerin dilleri hep yasaklı veya korumasız bırakılmıştır. İşte bu iki örnekteki ikirciklik dahi anayasadaki Türklük tanımını anlamsızlaştırmaya, boşa çıkarmaya yetmiştir. Türklüğün, ülkede yaşayan bütün bireylere, ülke isminden dolayı verilmesi bir vatandaşlık ayidetliği olarak görülüp kabul edilebilecek bir durum iken; Türklüğün ülkedeki bir etnik ırkın geri kalan diğer bütün ırkları baskılama, yok sayma anlayışı olarak görülmesi kabul edilecek bir durum değildir. Çünkü bu durum toplumu ayrıştırmaya sürükleyerek, ülkenin birliğinin ve bağımsızlığının devamlılığı için büyük bir risk ve tehdit ihtimali taşımaktadır. Örneğin milliyetçilik, ülkeye dışarıdan gelen bir tehdit karşılığında harekete geçen bir tepki olarak ortaya çıktığında ırksal değil, toplumsal bir davranış olduğu için, devletin menfaatine birlik ve beraberliğini sağlamlaştıran ve bağımsızlığını kuvvetlendiren bir sonuç doğurur. Ancak ülke içinde tamamen siyasi bir rakip hareket sonucu, egemen bir sınıf olarak bir ırkın diğer bir ırkı veya ırkları yok sayıp, küçük görüp, aşağılaması milliyetçiliğin ırksal temelde ayrıştırıcı, bölücü bir amaca hizmet etmesine sebebiyet verir ki, bu durum, önce ayrışmayı, çözülmeyi; sonra çatışmayı, kopmayı; en sonunda da düşmanlaştırıp, bir arada yaşayamamayı, parçalanıp, dağılmayı meydana getirir. Irak ve Suriye bunun en yakın ve canlı örnekleridir. ULUSÇULUĞA IRK TEMELİNDE BAKIŞIN ANLAMSIZLIĞI Bu konuda yapılmış kapsamlı genetik araştırmalarda mevcuttur. Bu araştırmalar ırk temelli bir ideoloji veya politika gütmenin ne kadar anlamsız olduğunu somut olarak gözler önüne sermektedir. 2005 yılında National Geographic ve IBM sponsorluğuyla başlatılan “Genographic Project”, bu alanda yapılan en büyük çalışma. Bu çalışmada insan türünün genetik köklerini ve göçlere bağlı gen değişimlerini öğrenmeyi hedeflemişler. Bu amaçla hem yalnızca anneden gelen mitokondiral DNA ile anne soyunu, hem de babadan gelen Y-DNA’nın izlerini takip etmişler. Türkiye’den yapılmış yaklaşık 500 DNA testi y-kromozomunun hikâyesi, yani baba tarafından soyağacı hikâyesi sonucu verilerine göre Türkiye’nin ortalama her bir insanında 20’den fazla gen grubu bulunduğu saptanmıştır. Bunların oransal olarak ağırlıklı dağılımları özetle şu şekildedir J2 = %24 Yunan, Hitit, Frig gibi Bütün Anadolu Halkları, Anadolu – Roma R1b = %16 Rus Doğu Avrupa, Hazar bölgesi G = %11 Gürcüler, Ermeniler, Çerkesler, Kafkas Halkları E3b = %9 Arap ve Yahudi R1a = %7 Batı Avrupa I = %5 Balkan Halkları L = %4 Hintliler N = %3 Ural Bölgesi Halkları K = %2 İran Q = %2 Orta Asya Türklerinden gelen genler C = %1 Moğol Yapılmış olan bu gen çalışmasına göre Türkiye Vatandaşları’nın tamamına yakını birden fazla gen taşımakta yani melez görünmektedir. Ve bütün dünya gen haritası içerisinde Türkiye kıyaslandığında diğer ülkelere nazaran abartılı bir gen karışıklığı/mozaiği dikkat çekmektedir. En büyük genetik ağırlığı ise Anadolu’nun eski yerleşik halkları J2 haplogrubu oluşturmaktadır. Şimdi bu araştırma verilerini “Güneş Dil Nazariyesi”ni tartışmasız savunanlar görse nasıl bir yanılmışlığın, hatanın ve hayal ürünün peşinden koştuklarını anladıklarında acaba ne hissederlerdi. Çünkü bir yalanın bu ölçekte bir bilimsel veriyle ispatı herkese nasip olmaz. Başka bir çarpıcı çalışma, İstanbul’da yaşayanlar üzerinde yapılmış. Tüm Türkiye’nin özeti bir şehir olması sebebiyle önemli olan bir analizdir. Hem Y-DNA hem de M- DNA birlikte kullanılarak benzerlik aranmış. Bir İstanbul yerlisinin genetik akrabalık oranlarına bakıldığında ilk üç genetik; Türkiye Rumu; %93, Türkiye Ermenisi; %89, Türkiye Kürdü % 87 şeklinde sıralanmaktadır. Ve oransal olarak; Yunan; %81, Arnavut % 71, Ermenistan Ermenisi %75, İran; % 44, İtalyan, %39, Arap; %38 şeklinde devam etmektedir. Uzak akrabaları kimdir diye bakıldığında yine oransal sıralamada; Kırgız; %24, Özbek; %19, Alman; %14, Uygur; %11 şeklinde bir sonuç görülmüştür. Son olarak en uzak akrabalara bakıldığında liste; Çinli; %8, Japon; %5, Hint%3, İngiliz %2 şeklinde sonlanmaktadır. Bu yapılan araştırma ve edinilen bilgiler ışığında birtakım tespit ve değerlendirme yapıldığında şu sonuç çıkmaktadır Türkiye’de yaşayan herkes ülke ismiyle anılır, bu durum bütün dünyada aynıdır. Yani Türkiye’de yaşayan toplum Türk’tür, tıpkı Alman, İngiliz, Fransız gibi. Yani ayidetlik kimliği bir Pasaport hüviyetidir, daha çok uluslararası ayırt ediciliği olan bir kimlik belgesidir. Ancak bunu kabul ettiğimiz anda tıpkı Alman, İngiliz, Fransız toplumunda sıklıkla duyduğumuz aslıyla kendini tanımlama durumunu da yadırgamamız, hatta haddi aşıp bölücü nitelendirmelerde bulunmamız gerekmektedir. Ülke dışına çıkıldığında herkes Türküm derken, gerek duyduğunda Kürt asıllı, Türk asıllı, Boşnak asıllı, Arap asıllı Türküm de diyebilmelidir, demelidir. Bu korkulacak, ayrıştırma yapan bir durum değil, büyük devlet kültürüdür. Ülke içinde biri nereli olduğunu sorduğunda kimse Türkiyeliyim demez, gülünç olur, herkes ilini söyler, Antepliyim gibi. İl içinde nereli olduğu sorulduğunda ise genelde ilçesi, ilçede sorulduğunda ise köyü sorulmuştur ve cevap ona göre verilir. Aynı biçimde ülke içinde biri size kim olduğunuzu soruyorsa herkes üst kimlikte aynı, Türk olduğu için, onu sormuyordur, Kürt, Arap, Türk, Boşnak, Arnavut olduğunuzu soruyordur. Aslınızı soruyordur. Yani insanın aslı ayrı vatandaşlığı ayrıdır. Ülke içinde asıllık, ülke dışında vatandaşlık, gerektiğinde ise vatandaşlık ile birlikte asıllık ile insanlar kendilerini tanıtabilirler, bu evrensel bir tanıtım biçimidir. Yıllardır yabancı ülkelerden duyduğumuz, Fransız asıllı İranlı, Rus asıllı ABD’li, Türk asıllı Alman ibarelerinin bir eksikliğidir aslında bizdeki etnik-üst kimlik tartışması. başında, Türk milliyetçiliği, aslında kibirli, kaprisli, özgüvenli değil; daha ziyade beka kaygısıyla, kaybetme kompleksi ve kazanma içgüdüsü hırsıyla ortaya çıkmıştı. Türklük yeni devletin yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla adeta bir zafer sarhoşluğuna sebep olmuş Türkçülüğe dönüşmüştür. Kurucu değerler, İstiklal Harbi’nde bedel ödeyen halkın tamamının değil, on kişiyi geçmeyen küçük bir yönetici grubunun ideolojisiyle oluşturulmuştur. Ki daha sonra bu sayı teke inecektir. Oysa tarih bu ideolojiyi tahkim edenlerin dahi ilk bedel ödeyenler olarak nasıl heba ettirildiğini çoktan sayfalarına yazmıştı, hatta ” Türkçülük ilk ve en çok Türkçüleri harcamış, onları dışlamıştır.” Çünkü siyasi hâkimiyeti olan Türkçüler, İslam hassasiyeti olan Türkçüleri ya eksik ya hain görmeye başlamışlardı. Artık Türkçülükte, din kardeşliğinin de İslam dininin kattıklarının da yeri yoktu, Türklük her şeydi ve kabul edilen tek değerdi. Daha da somutlaştıracak olursak, bütün insanlığa gönderilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa SAV yerine hiç tanımadığı nasıl yaşadığını dahi bilmediği Mete Han’ı, Sahabe-i Kiram yerine Kürşat ve 40 Çerisi, Selahaddin Eyyubi yerine Yahudi Moiz Kohen, Fatih’in Kürt Hocası Molla Gurani yerine Atatürkün Kürt hocası Ziya Gökalp, Arnavut Şemseddin Sami, Mehmet Akif yerine Reşit Galip, Saidi Nursi yerine ne idiü bellisiz, ahlaktan, edepten, insanlıktan zerre nasibini almamış her hangi birisi sırf Türk olduğu için daha evla görülmüştür. Maalesef Türkçülüğü ırkçılık olarak savunanlar bunu bir görev olarak görmüşlerdir. Tam da burada cevabını vermeyeceğim, sizden de yalnızca bir durup düşünmenizi isteyeceğim bir soruyu Türkçü kesime soracağım “Peygamber Efendimiz Aleyhi Salatı Vesselam, Arap değil de Türk olsaydı dünya görüşünüz nasıl olurdu, Türkiye Cumhuriyeti hangi temeller üzerine kurulurdu? Not Irkçılık; kelime anlamı olarak, kendi ırkını öteki ırklardan üstün sayma ve siyasal tutumunu buna dayandırma eğilimi olarak tarif edilmektedir. Sosyoloji terimi olarak ise insanların toplumsal özelliklerini ırksal özelliklerine indirgeyen ve bir ırkın öteki ırklara üstün olduğunu öne süren öğreti olarak açıklanmaktadır. Oysa, Allah insanları niye farklı dillerden ırklardan yarattığını bize şöyle izah ediyor “….Biz sizi birbirinizi tanımanız için milletlere ve kabilelere ayırdık…” 49/Hucurat,13 Rasûlullah sav ise şöyle buyurmuştur “Asabiyete/ırkçılığa çağıran bizden değildir. Asabiyet/ırkçılık için savaşan bizden değildir. Asabiyet/ırkçılık için ölen de bizden değildir.” demektedir. MEHMET KARASAKAL GAZİANTEP / Kasım 2018 Son yirmi yıllık dönemde Atatürk’ü yıpratmaya çalışarak Cumhuriyeti, İsmet İnönü’yü yıpratmaya çalışarak CHP’yi, sözüm ona alt etmek için büyük çaba harcadılar... Burada önemli olan bunları yapmaya çalışanların ne kıratta olduklarıdır. Bir tarafa Mustafa Kemal Atatürk’ü koyduğunuzda, diğer tarafa müsveddesi, politikacı bozması, gerici yaratıkları dizdiğinizde ortaya çıkan resim felakettir. Karşılaştırma olanağı bile yoktur. Herkes herkesi eleştirebilir. Bu normaldir. Fakat işi hakarete vardırarak Cumhuriyetin gerçek değerlerini nasıl ortadan kaldırabilirsiniz ki?.. Komiktir bu. Acınasıdır. Arada bir televizyonlarda da gördük bu tipleri. Acınacak mahluklar, zavallılardır. Atatürk’ün ayakkabılarını gördünüz mü hiç? Anıtkabir’de var. Şişli’deki müze evinin bir odasında var. Gidin görün. Bu küçümsemeciler o pabuçlar kadar etmez bence... Tarım ve tarıma dayalı sanayi kurmak için çırpındı durdu Atatürk. Yaşamı süresince, bir bölümünü de başardı. Şimdi biz arpa, buğday ithal ediyoruz ve o ülkeler savaş halinde. Yağ sorunu da var. Akaryakıt, doğalgaz gibi diğer şart olan gereksinimlerimiz zor durumda. Taa o zamanlarda bütün bunları düşünmüş bir adamı unutmak, unutturmaya çalışmak, ıskalamak kimin haddinedir?.. Atatürk, bizatihi bir ülke için itibar demektir. Devrimdir. Bu satırlara sığmayacak kadar yücedir. Okuduğu kitapların yüzde birini bile bilmeyen, okumayan düzeysizler onu eleştirecekmiş… Hadi oradan...HALKUzakdoğu inançlarında belki bizim bugün bile uygulamamız gereken düşünceler var. Düşünür soruyor “Halkın yönetime itaat etmesi için ne yapmak gerekir?”Muhatabı düşünür diyor ki “Doğru olan şeyleri yapıp söylemek gerekir. İşte halk o zaman yönetimine itaat eder. Eğer doğru olmayanlar yüceltilirse o zaman halk itaatli olmaz.”Bu, üç bin yıl önceki bir diyalog. O zamanlar insanlar uygarca tartışırmış. Küfür, kabalık, külhanbeylik, hakaret, terbiye dışı davranış yokmuş karşılıklı söylemlerde. Tıpkı günümüzdeki gibi. Düşüncenin, fikirlerin, eleştirinin ayağa düştüğü günümüzde Amerika’sından Türkiye’sine kadar dil bozuldu. Diplomasi dili diye bir şey vardı eskiden, felsefe dili diye bir şey vardı. Hepsi uçtu gitti ve yerine küfür, hakaret, çirkinlikler geldi. Çünkü yönetenlere ve geldikleri kültüre baktığınızda bunun nedenini açıkça görebiliyorsunuz. Sevgisiz ve saygısız büyüyenler, dünyayı bu hale getirdiler. Üzülüyor insan. En sevmediğim şeyleri söylemek gücüme gidiyor ama insan söylemek zorunda kalıyor işte “Bizim zamanımızda böyle değildi. Biz anamızdan, babamızdan da böyle görmedik.”METİNYazılı şey, kuvvetli olma işi, özel isim… Metin, pek çok anlam içerir. Bence altı parti yazdıkları metni bir kez daha gözden geçirdiklerinde ortaya çıkacak olan metin daha kapsamlı olacaktır. Üzerinde iyi niyetli bir çalışma yapıldığına inananlardanım. Altı değişik fikrin bir araya gelebilmesi bile bir güzelliktir. Böyle şeyleri eleştirmek bize düşmez. Sadece iyi okunduğunda başkalarının kötü niyetle kullanmalarına yol açar gibi gelmişti bana. Doğru da olabilir yanlış da benim bu düşüncem. Ama iyi niyetli oldukları muhakkak. Sonu iyi olsun Malta Adası’nda olsam mesela. Gemiden topluca insek. Mustafa Alabora hızlı adımlarla en önde yürüse, arkada ben ve Leyla, en arkada gayet yavaş adımlarla Kandemir Konduk ve eşi. Mustafa her gün altı yedi kilometre yürüdüğü için hızlı biri. Ben bel fıtığından dolayı çok yürüyemiyorum. Kandemir’in öyle bir sorunu yok. O aceleyi yavaş yapıyor, o kadar. Gemiden yavaş iniyor, arabaya yavaş biniyor, yolda yavaş yürüyor. Hayatı böyle. Aheste bir adam, ama sevimli. Mustafa fazla hızlı. Ama Malta Adası insanı rahatlatıcı bir atmosfere sahip. Rahatlıyorsunuz orada. Bir restoranda oturup roze bir yudum şarap iyi geliyor insana. Bunu istemem çok şey değil, çünkü yoruldum ben. Biraz dinlenmek istiyorum. Orta hızdaki adımlarla, orta boy bir bardakta orta şiddette bir roze şarabı çok görmeyin. Yanında az peynir ve bir dilim de pizza olsa hele, yeme de gitsin. Ye de gitsin daha iyi. Bunu yapmayı çok istiyorum. Şu korona sona erse de yapsak. Bakalım nasıl olacak bu isteğim? Olur inşallah. Olsun inşallah. İşimiz inşallaha maşallaha kaldı artık. Hadi git artık korona. Hadi gel artık ilkbahar. Rus besteciler ve yazarlar Çarlık Rusyası’nın eserleridir. Avrupa ülkelerinin bazıları bu ünlü sanatçıları yasaklamış. Avrupa’da aptallaşıyor galiba? Türkiye’nin en büyük Atatürk fotoğrafları koleksiyoneri olan araştırmacı-yazar Hanri Benazus, arşivinde bulunan on bin Atatürk fotoğrafını Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne bağışladı. Benazus, bu davranışının nedenini şöyle açıklıyor “…Bunu yaparken hiçbir beklenti içinde olmadım, çünkü benim Atatürk’e çok büyük bir borcum var. Ben o borcu ödemeye çalışıyorum. Bugüne kadar bu Atatürk müzesinin açılması için Amerika’dan ve Lozan Üniversitesi’nden teklif geldi. Hepsini reddettim, çünkü bu arşiv bu topluma mâl oldu. Burada kalması şart ve en önemli yer de Ankara.” Hanri Benazus, Atatürk ile tanışıp sohbet eden hayattaki son kişi. O, bir yaşayan tarih hazinesi…Türkiye O’nu, “Atatürk’ün leblebilerini aşıran çocuk” olarak hatırlıyor. Benazus, o günleri şöyle anlatıyor “Atatürk, Ekim 1937 Cumartesi günü, Nazilli Basma Fabrikası’nın açılışını yaptıktan sonra Ege askeri manevralarını izlemek üzere Aydın’ın Ortaklar beldesine, ki o zamanlar 40 hanelik küçük bir köydü, geldi. Köyün incir kooperatifinde kâtiplik yapan babam da karşılama heyetindeydi. Babamın eteğine yapışıp karşılamaya gittiğim o günün yaşamımın dönüm noktası olacağını bilemezdim. Beyaz treni istasyona yanaştı. Perona çıktığında etrafını köylüler sarınca onlara hitap etmeye başladı. Tam o an babamın elinden kaçıp O’nun eline yapıştığımı hatırlıyorum. Elimi bırakmadı, alıp kompartımanına götürdü. Ortadaki masada karşısına oturttu. Rakısını, leblebisini getirtti. O, rakısını köylülerin şerefine kaldırırken ben de bir taraftan O’nu hayran hayran seyrettim, bir taraftan da tabaktaki leblebilerini bitirdim. Adımı sordu. Hanri’ dedim. Bana Niye Ahmet, Mehmet, Mustafa değil’ diye sormadı ve ben o gün bu nedenle Türk oldum. Sonra da kendimi asla bir azınlık olarak hissetmedim.” “Bu büyüklüğü görüyor musunuz? Türklüğün ne olduğunu anlatan, o sormadığı suallerin değerini anlıyor musunuz? İsteseydim belki 50 kamyon leblebi dağıtır borç öderdim ama Türklüğün borcu ödenmez be kızım.” Basın Hanri Benazus’un tarif ettiği Türklük, hiç kimsenin diline, dinine, ırkına, cinsiyetine bakmadan herkesi tek bir bayrak altında toplayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” anlayışıdır. Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Hanri Benazus’un “Türk oldum” demesinin altında yatan anlam, yine Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişinde yatmaktadır. Atatürk, sormadığı suallerle bu ülkede yaşayan herkese müthiş bir insanlık dersi vermektedir. Hanri Benazus, kendisine kim olduğunu sormayan Atatürk’e “Benim Atatürk’e çok büyük bir borcum var. Türklüğün borcu ödenmez!” diyerek ömrü boyunca minnet duymuş. Bu, öyle bizlerin anladığı anlamda “eziklik hissettiren” bir minnet duygusu değil. Benazus’a, kendisini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir vatandaşı olarak kabul ettiren, Türk olmanın gururunu taşıtan bir minnet duygusu. İçte ve dışta bizi “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişiyle vurmaya çalıştılar. “Siz, ne mutlu Türk’üm diyene” derseniz birileri de çıkar, “Ne mutlu Kürdüm, Lazım, Çerkezim, Abazayım, Rum’um, Ermeniyim vb. der” diyerek o büyük önderin inşa ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne olan bağlılık duygusuna balta vurmaya kalkıştılar. Bunun en bariz örneğini de Andımız’ın okullarda okutulmasını yasaklayarak ortaya serdiler… Hanri Benazus, bu aidiyet tuzağına düşmeyen ender Türk vatandaşlarından biri olma özelliğini taşımaktadır. Bu tutumu nedeniyle ona minnettar olmamız gerekiyor. Biz, bir avuç insanın yapmaya çalıştığımız tam da budur; Mustafa Kemal Atatürk’e ve Cumhuriyet’e olan borcumuzu bir nebze de olsa ödemeye çalışmak; kalemlerimiz, kitaplarımız ve web sitelerimiz aracılığıyla uyararak, sahip çıkmaya çalışarak… Her Türk vatandaşının yapması gereken de budur; imkânları ölçüsünde, elinden ne geliyorsa bu topraklara sahip çıkmak zorundadır… *** Cumhuriyet’in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Hanri Benazus’a sormadığı sualleri, bu ülkenin hiçbir ferdine sormaya kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir. Ne mutlu Türk’üm diyene! Tülay Hergünlü- SMMM Dinlemek için tıklayın Okunma Sayısı 325

atatürk ün o zamanlar vatandaşı olduğu ülke