🌙 Üzülme Ye Se Kapılma Ayeti
W47atGa. 11-HÛD 34. Ayet وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ اللّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Ve lâ yenfeukum nushî in eradtu en ensaha lekum in kânallâhu yurîdu en yugviyekum, huve rabbukum ve ileyhi turceûnturceûne. Bayraktar Bayraklı “Eğer Allah sizi azgınlık içinde bırakmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. Çünkü O sizin Rabbinizdir. O'na döndürüleceksiniz.” Cemal Külünkoğlu Ben size nasihat etsem de, eğer Allah inadınız yüzünden sizi sapıklıkta bırakmak istemişse, nasihatim size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz. Diyanet İşleri eski 33-34 'Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz' dedi. Diyanet Vakfi Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda vermez. Çünkü O sizin Rabbinizdir. Ve nihayet O'na döndürüleceksiniz.» Edip Yüksel “ALLAH azmanızı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de size o öğüdümün bir yararı olmayacaktır. O’ dur Efendiniz ve siz O’na döndürüleceksiniz.” Elmalılı Hamdi Yazır Ben size nasıhat etmek istemiş isem de Allah sizi helâk etmek murad ediyorsa benim nasıhatim size fâide de vermez, rabbınız o, ve siz nihayet ona irca' edileceksiniz Muhammed Esed çünkü size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı dilemişse, benim öğüdümün size hiçbir yararı olmaz. Rabbiniz Odur ve hepiniz er geç Ona döneceksiniz." Mustafa İslamoğlu Hem ben size ne kadar öğüt vermeye çalışırsam çalışayım, eğer Allah sizin yoldun sapmanızı dilemiş olsaydı -hele ki öyle değil-, benim verdiğim öğüt size hiçbir yarar sağlamazdı O sizin Rabbinizdir, sonunda O'na döndürüleceksiniz." Seyyid Kutub Eğer Allah, sizin azmanızı istiyorsa, size nasihat etmek istesem de benim nasihatim size yararlı olmaz. O'dur sizin Rabbiniz ve O'nun huzuruna döneceksiniz. Süleyman Ateş "Eğer Allâh, sizi azdırmak diliyorsa, ben size öğüt de etmek istesem, öğütüm size yarar sağlamaz. Rabbiniz O'dur ve siz O'na döndürüleceksiniz." Süleymaniye Vakfı “Sizin iyiliğiniz için ne kadar gayret edersem edeyim, Allah yoldan çıkışınızı onaylamışsa[*] bu gayretlerimin size bir faydası olmaz. O sizin Rabbinizdir. O’nun huzuruna çıkarılacaksınız.” [*] Allah bir şeyi murad ederse ona ol der o da oluşmaya başlar. Tefhim-ul Kuran Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.» Yaşar Nuri Öztürk "Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O'dur sizin Rabbiniz ve O'na döndürüleceksiniz." 11-HÛD 35. Ayet أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تُجْرَمُونَ Em yekûlûnefterâhu, kul inifteraytuhu fe aleyye icrâmî ve ene berîun mimmâ tucrimûntucrimûne. Bayraktar Bayraklı Yoksa, “bunu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki “Onu uydurduysam günahı bana. Fakat ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.” Cemal Külünkoğlu Resulüm! Yoksa o Nuh'un kıssasını, “kendisi mi uydurdu” diyorlar? De ki “Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlediklerinizden uzağım.” Diyanet İşleri eski Sana 'Kuran'ı kendiliğinden uydurdu' derler, de ki 'Uydurdumsa suçu bana aittir; oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım.' Diyanet Vakfi Resûlüm! Yoksa, Bunu uydurdu» mu diyorlar? De ki Eğer onu uydurduysam günahım bana aittir. Fakat ben sizin işlediğiniz günahtan uzağım.» Edip Yüksel “Bunu o uydurdu“ mu diyorlar? De ki “Onu ben uydurmuş isem, suçumdan ben sorumlu olacağım ve sizin işlediğiniz suçlarla da benim bir ilişkim yok.” Elmalılı Hamdi Yazır Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır, halbuki ben sizin yüklendiğiniz vebalden berîyim Muhammed Esed "Muhammed kendisi bu kıssayı uydurdu" diyorlar, öyle mi? Ey Peygamber de ki "Eğer onu ben uydurduysam bu günahımdan ben sorumlu olayım; ama hiç değilse sizin işlediğiniz günahtan uzağım". Mustafa İslamoğlu Yoksa, "Bu kıssayı o uydurdu" mu diyorlar? De ki "Eğer onu ben uydurmuşsam, bunun sorumluluğu bana aittir Ama benim, sizin işlediğiniz suçlara ilişkin hiçbir sorumluluğum bulunmamaktadır." Seyyid Kutub Ey Muhammed -salât ve selâm üzerine olsun- yoksa sana Bu Kur'an'ı sen uydurdun mu?» diyorlar. Onlara de ki; Eğer onu ben uydurdumsa, suçu bana aittir. Ben sizin suçlarınızın sorumluluğundan uzağım.» Süleyman Ateş Yoksa "OKur'ân'ı uydurdu" mu diyorlar? De ki "Eğer O'nu uydurmuşsam, suçum banadır. Ama ben sizin işlediğiniz suçlardan uzağım." Süleymaniye Vakfı Yoksa “Bu hikâyeyi Muhammed uydurdu” mu diyorlar? De ki “Uydurduysam cezamı çekerim. Ama ben, sizin işlediklerinizin cezalarından uzağım.” Tefhim-ul Kuran Onlar Bunu kendisi uydurdu» mu diyorlar? De ki Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım.» Yaşar Nuri Öztürk Yoksa, "Onu kendisini uydurdu." mu diyorlar? De ki "Eğer onu uydurmuşsam işlediğim suç benim aleyhimedir. Ama ben, sizin işlemekte olduğunuz suçlardan sorumlu değilim." 11-HÛD 36. Ayet وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ Ve ûhiye ilâ nûhın ennehu len yu’mine min kavmike illâ men kad âmene fe lâ tebteis bi mâ kânû yef’alûnyef’alûne. Bayraktar Bayraklı Nûh'a, “Senin toplumundan inanmış olanların dışında başka kimse inanmayacaktır. Onların yaptıklarına üzülme!” Cemal Külünkoğlu Nuh'a vahyolundu ki “Kavminden şimdiye kadar sana iman etmiş kimselerden başkası, artık asla sana inanmayacak. O halde sen, onların yaptıklarından dolayı üzülme!” dedik. Diyanet İşleri eski 36-37 Nuh'a, 'Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır' diye Allah tarafından vahyolundu. Diyanet Vakfi Nuh'a vahyolundu ki Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık sana asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından günahlardan dolayı üzülme. Edip Yüksel Nuh’a vahyedildi “Şu ana kadar gerçeği onaylamış olanların dışında artık halkından hiç kimse onaylamayacaktır. Onların tavırları seni üzmesin.” Elmalılı Hamdi Yazır Bir de Nuha vahyolunmuştu ki haberin olsun kavminden iyman etmiş olanlardan maada hiç biri iyman etmiyecek, onun için her ne yaparlarsa gam yeme de Muhammed Esed Ve Nuh'a "Senin kavminden, şimdiye kadar inanmış olanların dışında kimse inanmayacak" diye vahyettik, "Bu yüzden, onların yapabilecekleri şeylerden ötürü sakın tasalanma, Mustafa İslamoğlu Derken Nuh'a şöyle vahyettik "Şu kesin ki, daha önce inanmış olanlar dışında bundan böyle toplumundan kimse bana inanmayacak Artık, onların yapa geldikleri şeylerden dolayı sakın üzüleyim deme! Seyyid Kutub Nuh'a vahiy yolu ile bildirildi ki; Daha önce inananlar dışında soydaşlarından başka inanan olmayacaktır. Onların yaptıklarından dolayı üzülme.» Süleyman Ateş Nûh'a vahyolundu ki "Kavminden, inanmış olanlardan başka kimse inanmayacak, onların yaptıklarından dolayı üzülme!" Süleymaniye Vakfı Nuh’a şu vahyedildi “Şimdiye kadar inanmış olanlar bir yana, artık halkından kimse inanmayacaktır. Onların yaptıkları yüzünden sakın kendini harap etme.” Tefhim-ul Kuran Nuh'a vahyedildi Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme.» Yaşar Nuri Öztürk Nûh'a şöyle vahyolundu "Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma." 11-HÛD 37. Ayet وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلاَ تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ Vasnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûnmugrakûne. Bayraktar Bayraklı “Gözetimimiz altında ve sana öğretilen şekilde gemiyi yap ve zâlimler hakkında bana başvurma! Çünkü, onlar boğulacaklardır” diye vahyolundu. Cemal Külünkoğlu “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında kurtulmaları için benden bir istekte bulunma! Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” Diyanet İşleri eski 36-37 Nuh'a, 'Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır' diye Allah tarafından vahyolundu. Diyanet Vakfi Gözlerimizin önünde ve vahyimiz emrimiz uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır! Edip Yüksel “Gözetimimiz altında vahyimizle gemiyi yap. Zalimler için bana baş vurma; onlar suda boğulacaklardır.” Elmalılı Hamdi Yazır Bizim nezaretimiz altında ve vahyimiz dâiresinde gemi yap, hem o zulmedenler hakkında bana hıtab etme, çünkü onlar garkedilecekler Muhammed Esed Bizim gözetimimiz ve vahyettiğimiz biçimde seni ve seninle beraber olanları kurtaracak olan tekneyi inşa et ve haksızlığa sapanlar için bana başvurma, çünkü onlar boğulacaklar!" Mustafa İslamoğlu Bizim rehberliğimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi inşa et ve bundan böyle sakın kendisini harcayan kimseler hakkında Bana başvurma! Şu kesin onlar boğulacaklar. Seyyid Kutub Bizim gözlerimiz önünde ve vahyimiz uyarınca gemiyi yap, zalimler konusunda bana başvurma, çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır. Süleyman Ateş "Gözlerimizin önünde ve vahyimiz gereğince gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana hitâbetme onların kurtuluşu için bana yalvarma; onlar mutlaka boğulacaklardır!" Süleymaniye Vakfı “Gözetimimizde ve vahyimize göre gemiyi yap. Yanlışlar içindeki o kimseler için de artık bana başvurma. Çünkü onlar boğulacaklardır.” Tefhim-ul Kuran Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulme sapanlar konusunda da bana hitapta bulunma. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.» Yaşar Nuri Öztürk Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar, mutlaka boğulacaklardır. 11-HÛD 38. Ayet وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلأٌ مِّن قَوْمِهِ سَخِرُواْ مِنْهُ قَالَ إِن تَسْخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ Ve yasnaul fulke ve kullemâ merra aleyhi meleun min kavmihi sehırû minhu,, kâle in tesharû minnâ fe innâ nesharu minkum kemâ tesharûntesharûne. Bayraktar Bayraklı Nûh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanından her geçtiklerinde onunla alay ediyorlardı. O da, “Bizimle alay ediyorsunuz ama, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay edeceğiz.” dedi. Cemal Külünkoğlu Nuh gemiyi yapıyordu, kavminden inkârcı birtakım ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Nuh onlara dedi ki “Siz bizimle alay ediyorsunuz olsun bakalım. Biz de sizinle, sizin alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.” Diyanet İşleri eski 38-39 Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da 'Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz' dedi. Diyanet Vakfi Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz! Edip Yüksel Gemiyi yapıyorken, halkının ileri gelenleri her yanından geçişte onunla aşağılıyorlardı. Dedi ki “Bizi aşağılıyorsanız, sizin bizi aşağıladığınız gibi biz de aşağılıyoruz.” Elmalılı Hamdi Yazır Gemiyi yapıyordu, kavminden her hangi bir güruh de yanından geçtikçe onunla eğleniyorlar, dedi bizimle eğleniyorsanız, biz de sizi sizin eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz Muhammed Esed Ve böylece Nuh gemiyi yapmaya başladı; o bu işle uğraşırken kavminin ileri gelenleri her ne zaman yanından geçseler onunla alay eder eğlenirlerdi; o da onlara "Siz bizimle alay ediyorsanız, bilin ki, sizin alay ettiğiniz gibi biz de yaklaşan azaptan yana bilgisizliğinizden ötürü sizinle alay ediyoruz" derdi. Mustafa İslamoğlu Derken o, gemiyi inşa etmeye koyuldu. Şimdi, toplumunun önde gelenleri ne zaman ona rastlasalar, onunla alay ederlerdi. O derdi ki "Siz bizimle alay ediyorsanız, hiç kuşkunuz olmasın ki, zaman gelecek tıpkı sizin gibi, biz de sizinle alay edeceğiz. Seyyid Kutub Nuh, gemiyi yapar. İleri gelen soydaşlarının yanından geçen her grubu kendisini alaya alır. Nuh da onlara dedi ki; Siz bizimle alay ediyorsunuz, ama şimdi siz bizimle nasıl alay ediyorsanız. İlerde biz sizinle alay edeceğiz.» Süleyman Ateş Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. "Siz bizimle alay ederseniz, sizin alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz?" dedi. Süleymaniye Vakfı Nuh gemiyi yapıyordu. Halkının ileri gelenleri oradan her geçtiklerinde Nuh ile eğleniyorlardı. O da şöyle diyordu “Siz bizimle eğleniyorsanız, biz de sizinle eğleneceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi. Tefhim-ul Kuran Gemiyi yapmaktaydı. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz» dedi. Yaşar Nuri Öztürk Gemiyi yapıyordu. Toplumundan herhangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nûh "Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi." 11-HÛD 39. Ayet فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ Fe sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîmmukîmun. Bayraktar Bayraklı “Rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli azabın kime ineceğini göreceksiniz!” dedi. Cemal Külünkoğlu “Artık yakında siz de öğreneceksiniz, dünya hayatında alçaltıcı azabın kimin başına geleceğini ve ahiretteki sürekli azabın kimin başına ineceğini.” Diyanet İşleri eski 38-39 Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da 'Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz' dedi. Diyanet Vakfi Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve sürekli bir azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.» Edip Yüksel “Alçaltıcı azabın kime geleceğini ve kimin kalıcı azaba mahkûm olacağını yakında bileceksiniz.” Elmalılı Hamdi Yazır İleride bileceksiniz kime rüsvay edecek azâb gelecek ve daimi azâb başına inecek Muhammed Esed "Çünkü, yakında siz de öğreneceksiniz, dünya hayatında alçaltıcı azabın kimin başına geleceğini ve öte dünyadaki sürekli azabın da kimin başına konacağını!" Mustafa İslamoğlu Evet, zamanı gelince siz de öğreneceksiniz alçaltıcı bir cezaya kimin çarptırılacağını, dahası, kalıcı bir azaba kimin mahkum edileceğini. Seyyid Kutub Perişan edici azabın hangimizin başına geleceğini, hangimizin sürekli azaba uğrayacağını yakında öğreneceksiniz. Süleyman Ateş "Yakında bileceksiniz İnsanı rezil eden azâb kime geliyor, sürekli azâb kimin başına konuyor?" Süleymaniye Vakfı Alçaltıcı azap kime gelecekmiş ve kalıcı azap kime inecekmiş; nasıl olsa yakında öğreneceksiniz” Tefhim-ul Kuran Artık siz, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek.» Yaşar Nuri Öztürk "Rezil eden azabın kime geleceğini, sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz." 11-HÛD 40. Ayet حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ Hattâ izâ câe emrunâ ve fârat tennûru kulnâhmil fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu ve men âmene, ve mâ âmene meahû illâ kalîlkalîlun. Bayraktar Bayraklı Sonunda buyruğumuz gelip tandırda sular kaynamaya başlayınca, “Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan ehlini ve inananları gemiye bindir” dedik. Ancak, pek az kimse onunla beraber inanmıştı. Cemal Külünkoğlu Sonunda emrimiz gereği sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki “Canlı varlıkların her birinden erkekli dişili birer çift ile boğulacağına dair aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve iman edenleri gemiye bindir!” Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. Diyanet İşleri eski Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, 'Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir' dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı. Diyanet Vakfi Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki Canlı çeşitlerinin her birinden birer çift ile -boğulacağına dair aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti. Edip Yüksel Nihayet emrimiz gelip de gök kaynayıp taşınca, kendisine dedik ki “Her türden birer çifti, daha önce mahkûm edilmiş olanlar hariç, çoluk çocuğunu ve gerçeği onaylayanları ona yükle.” Kendisiyle birlikte gerçeği onaylamış olanlar zaten birkaç kişiydi. Elmalılı Hamdi Yazır Nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakıt dedik ki yükle içine her birinden ikişer çift, ve aleyhinde huküm sebketmiş olandan maada ehlini ve iyman edenleri, maamafih pek azından maadası beraberinde iyman etmemişti, dedi Muhammed Esed Bu böylece devam etti ta ki, hükmümüz vaki olup da yeryüzünde sular taşkınlar halinde kaynayıp coşuncaya kadar. Nuh'a "Her cins hayvandan birer çift ve haklarında hüküm verilmiş olanları değil, yalnız aileni ve imana erişenleri gemiye bindir!" dedik, çünkü o'nun inancını paylaşanlar zaten küçük bir topluluktu. Mustafa İslamoğlu En nihayet, hükmümüzün vakti gelince tandır kaynadı. Nuh'a "Yanına her tür canlıdan birer çift al; bir de haklarında hüküm kesinleşmiş olanlar dışında aileni ve iman eden kimseleri al" talimatını vermiştik. Zaten onun inancını paylaşan kimseler çok azdı. Seyyid Kutub Nihayet emrimiz gelip tandır kaynamaya her taraftan sular fışkırmaya başlayınca Nuh'a Her canlı türünün birer çiftini, boğulacağına ilişkin hükmümüzün kesinleştiği kimse dışında kalan aile bireylerini ve mü'minleri gemiye bindir» dedik. Zaten O'na az sayıda kişi inanmıştı. Süleyman Ateş Nihâyet emrimiz gelip de tandır kaynayınca iş ciddileşip sular kaynamağa başlayınca, Nûh'a dedik ki "Her şeyden ikişer çifti ve aleyhlerinde hüküm verdiklerimiz hâric olmak üzere âileni ve inananları gemiye yükle!" Zaten onunla beraber inanan pek azdı. Süleymaniye Vakfı Sonunda emrimiz çıktı ve geminin kazanı[*] kaynadı. Nuh’a dedik ki “Erkekli dişili her türden birer çifti ve hakkında karar çıkan kişi dışındaki aileni, bir de inanıp güvenenleri gemiye bindir.” Pek azı dışında Nuh ile birlikte inanıp güvenen olmamıştı. [*] هي تنُّور من حديد، Tefhim-ul Kuran Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki Her birinden ikişer çift hayvan ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.» Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. Yaşar Nuri Öztürk Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik "Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları." Ama Nûh'la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti. 11-HÛD 41. Ayet وَقَالَ ارْكَبُواْ فِيهَا بِسْمِ اللّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ Ve kâlerkebû fîhâ bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ, inne rabbî le gafûrun rahîmrahîmun. Bayraktar Bayraklı Nûh, “Gemiye binin, onun yürümesi ve durması Allah'ın adıyladır; doğrusu, Rabbim bağışlayandır; merhamet edendir” dedi. Cemal Külünkoğlu Nuh dedi ki “Haydi, ona binin artık. Bu geminin yürümesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Doğrusu, benim Rabbim gerçekten bağışlayandır, merhamet edendir.” Diyanet İşleri eski Allah 'Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder' dedi. Diyanet Vakfi Nuh dedi ki Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.» Edip Yüksel Dedi ki “Gemiye binin. Akması ve durması ALLAH’ın adıyladır. Efendim çok Bağışlayandır, Rahimdir.” Elmalılı Hamdi Yazır binin içine, Allahın ismile mecrasında da mürsâsında da, hakıkat rabbım şüphesiz bir gafuri rahîmdir Muhammed Esed Böylece kendisini izleyenlere Nuh "Haydi, binin artık," dedi, "yürümesi de, demir atması da Allah adıyla olan bu gemiye! Doğrusu, benim Rabbim gerçekten bağışlayıcıdır, esirgeyicidir!" Mustafa İslamoğlu Sonunda Nuh "Haydi, ona binin!" talimatını verdi; "yol alması da, demir atması da Allah'ın adıyla olsun gerçek şu ki, benim Rabbim elbette tarifsiz bir bağışlayıcıdır, eşsiz merhamet kaynağıdır." Seyyid Kutub Nuh dedi ki; Haydi gemiye bininiz. Onun sular içinde yol alması da, bir yerde durması da Allah'ın adı ile gerçekleşecektir. Hiç şüphesiz Rabbim affedicidir, merhametlidir.» Süleyman Ateş "Haydi, gemiye binin, dedi. Onun akıp gitmesi de durması da Allâh'ın adıyledir. Rabbim, elbette bağışlayandır, esirgeyendir!" Süleymaniye Vakfı Nuh dedi ki “Haydi binin. Bunun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim çok bağışlar, ikramı da boldur.” Tefhim-ul Kuran Dedi ki Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması durması da Allah'ın adıyladır. Şüphe yok, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.» Yaşar Nuri Öztürk Nûh dedi "Binin içine! Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah'ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafûr'dur, Rahîm'dir." 11-HÛD 42. Ayet وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَب مَّعَنَا وَلاَ تَكُن مَّعَ الْكَافِرِينَ "Ve hiye tecrî bihim fî mevcin kel cibâli ve nâdâ nûhunibnehu ve kâne fî ma'zilin yâ buneyyerkeb meanâ ve lâ tekun meal kâfirînkâfirîne." Bayraktar Bayraklı Gemi dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken Nûh, bir kenarda ayrı kalmış oğluna, “Ey yavrucuğum! Bizimle beraber sen de gemiye bin, inkârcılarla beraber olma” diye seslendi. Cemal Külünkoğlu Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma!” diye seslendi. Diyanet İşleri eski Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna 'Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma' diye seslendi. Diyanet Vakfi Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna Yavrucuğum! Sen de bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. Edip Yüksel Gemi, onları dağ gibi dalgaların arasından geçirirken, Nuh bir kenarda ayrı duran oğluna seslendi “Yavrum, gel bizimle birlikte bin. Kâfirlerle birlik olma.“ Elmalılı Hamdi Yazır Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu, Nuh, oğluna bağırdı, ayrı bir yere çekilmişti, ay oğlum, gel bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma dedi Muhammed Esed Ve derken, onları götüren gemi dağ gibi dalgaların arasında seyre koyuldu. Ve o an kıyıda kalan oğluna Nuh "Oğulcuğum" diye bağırdı, "gel bin bizimle gemiye, o inkarcıların yanında kalma!" Mustafa İslamoğlu Ve gemi dağlar gibi dalgaların arasında yol almaya başladı; ve Nuh oğluna -ki o kendi başına bir kenarda duruyordu- seslendi "Yavrucuğum! Gel, bizimle birlikte bin gemiye; inkara gömülüp gidenlerle birlikte olma!" Seyyid Kutub Gemi, içindeki yolcularla birlikte dağ gibi dalgalar arasında akıyor, yol alıyordu. O sırada Nuh, bir kenarda duran oğluna Yavrum, bizimle birlikte gemiye bin, kâfirler arasında kalma» diye seslendi. Süleyman Ateş Gemi, onları dağlar gibi dalgalar arasından geçirirken Nûh, bir kenarda duran oğluna. "Yavrum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!" diye seslendi. Süleymaniye Vakfı Gemi dağ gibi bir dalga içinde onları çalkalıyordu. Nuh bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi “Yavrucuğum, bizimle birlikte bin de ayetleri görmezlikten gelenlerle beraber olma.” Tefhim-ul Kuran Gemi Onlarla dağlar gibi dalgalar içinde yüzmekteyken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.» Yaşar Nuri Öztürk Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nûh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi "Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma." 11-HÛD 43. Ayet قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاء قَالَ لاَ عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِلاَّ مَن رَّحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ "Kâle se âvî ilâ cebelin ya'sımunî minel mâi, kâle lâ âsımel yevme min emrillâhi illâ men rahimrahime, ve hâle beynehumâl mevcu fe kâne minel mugrakînmugrakîne." Bayraktar Bayraklı Oğlu, “Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır” deyince, Nûh, “Bugün acıdıkları dışında, Allah'ın buyruğundan kurtarabilecek bir şey yoktur” dedi. Aralarına dalga girdi ve oğlu da boğulanlara karıştı. Cemal Külünkoğlu O “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” dedi. Nuh “Bugün Allah'ın rahmet ettikleri hariç, O'nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi. Ve tam o anda aralarında bir dalga yükseldi ve oğul boğulup gidenlerin arasına karıştı. Diyanet İşleri eski Oğlu 'Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır' deyince, Nuh 'Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur' dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı. Diyanet Vakfi Oğlu Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. Nuh Bugün Allah'ın emrinden azabından, merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur» dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. Edip Yüksel O ise, “Beni sudan koruması için bir tepeye sığınacağım“ dedi. “Bugün ALLAH’ın yargısından koruyacak hiçbir şey yoktur; ancak O’nun acıdıkları hariç“ dedi. Dalgalar ikisi arasından geçti; o, boğulanların arasındaydı. Elmalılı Hamdi Yazır O, ben beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım dedi, bu gün, dedi Allahın emrinden koruyacak yoktur, meğer ki o rahmet buyıra derken, dalga aralarına giriverdi, o da boğulanlardan oldu Muhammed Esed Fakat oğlu "Ben, beni sulara karşı koruyacak bir dağa sığınacağım" dedi.Nuh "Bugün, Allah'ın acımasını, esirgemesini hak etmiş olanların dışında, kimse için Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur!" Ve tam o anda aralarında bir dalga yükseldi ve oğul boğulup gidenlerin arasına karıştı. Mustafa İslamoğlu Oğlu, "Ben bir dağa kaçıp sığınacağım; o beni sulardan korur" dedi. Nuh "Bugün Allah'ın belasından, O'nun rahmet ettikleri hariç, kimse için kaçıp kurtulma ümidi yok!" diye seslendi. Derken, aralarına dalga giriverdi... Artık o da boğulanlardan biriydi. Seyyid Kutub Oğlu Beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım» dedi. Nuh, ona Bugün Allah'ın emrinden kurtaracak hiçbir güç yoktur, sadece O'nun esirgedikleri kurtulabilir» dedi. Tam bu sırada aralarına bir dalga girdi de Nuh'un oğlu boğulanların arasına katıldı. Süleyman Ateş Oğlu "Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım," dedi. Nûh "Bugün, Allâh'ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, ancak O'nun acıdığı kurtulur." dedi. Ve aralarına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu. Süleymaniye Vakfı Dedi ki “Bir dağa sığınacağım, beni sudan kurtarır.” Nuh dedi ki “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur, O’nun ikram ettikleri başka.” Aralarına bir dalga girdi ve o da boğulanlara karışıp gitti. Tefhim-ul Kuran Oğlu Dedi ki Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.» Dedi ki Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan Allah dan başka bir koruyucu yoktur.» Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu. Yaşar Nuri Öztürk Oğlu cevap verdi "Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur." Nûh dedi "Allah'ın merhamet ettiği dışında bugün hiç kimse için Allah'ın kararından kurtaracak yoktur." Ve ikisi arasına dalga girdi de o, boğulanlar arasına katıldı. 11-HÛD 44. Ayet وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ "Ve kîle yâ ardubleî mâeki ve yâ semâu akliî ve gîdal mâu ve kudıyel emru vestevet alâl cûdiyyi ve kîle bu'den lil kavmiz zâlimînzâlimîne." Bayraktar Bayraklı “Ey yeryüzü! Suyunu içeri çek ve ey gök, sen de suyunu tut” denildi. Su çekildi, iş de böylece bitirildi. Gemi ise Cûdî'ye oturdu. “Haksızlık yapan toplum yok olsun” denildi. Cemal Külünkoğlu Bir süre sonra yere “Ey yer, suyunu yut” ve göğe “Ey gök, yağmurunu tut” denildi. Bunun üzerine sular çekildi, Allah'ın emri gerçekleşti ve gemi Cudi'ye oturdu. Bu sırada “Kahrolsun zalimler topluluğu” diyen bir ses duyuldu. Diyanet İşleri eski Yere, 'Suyunu çek!', göğe, 'Ey gök sen de tut!' denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. 'Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun' denildi. Diyanet Vakfi Nihayet Ey yer suyunu yut! Ve ey gök suyunu tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi; gemi de Cûdî dağının üzerine yerleşti. Ve O zalimler topluluğunun canı cehenneme!» denildi. Edip Yüksel Ve denildi ki “Ey toprak suyunu yut, ey gök sen de tut.” Su yatıştı, karar yerine getirildi, Cudi Judea üzerine oturdu ve “Zalimler uzak olsunlar!“ dendi. Elmalılı Hamdi Yazır bir de denildi ey Arz! Yut suyunu ve ey Semâ! Açıl, su çekildi iş bitirildi ve gemi, Cudî üzerinde durdu, o zalim kavme def'olun denilmişti Muhammed Esed Ve derken, "Ey yer, suyunu yut!" denildi; "Ey gök, yağmurunu durdur!" Ve böylece sular çekildi, Allah'ın hükmü yerine geldi, gemi Cudi Dağı'na oturdu. Ve böylece, zulmeden bu halk için "uzak olsunlar!" sözü söylenmiş oldu. Mustafa İslamoğlu Nihayet denildi ki "Ey yer, suyunu yut! Ve ey gök, suyunu tut!" Ve sular çekildi ve hüküm infaz edildi, sonunda gemi Cudi üzerine oturdu. Ve kendilerine kıyan toplum için "Olmaz olsunlar!" denildi. Seyyid Kutub Bir süre sonra yere Ey yer, suyunu yut» ve göğe Ey gök, yağmurunu tut» dendi. Bunun üzerine sular çekildi, Allah'ın emri gerçekleşti ve gemi Cudi'ye oturdu. Bu sırada Kahrolsun zalimler güruhu» diyen bir ses duyuldu. Süleyman Ateş "Ey yer, suyunu yut ve ey gök tut!" denildi. Su azaldı, iş bitirildi. Gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan kavim yok olsun!" denildi. Süleymaniye Vakfı “Ey yer! Suyunu yut! Ey gök sen de açıl!” dendi. Sular çekildi, iş tamamlandı, gemi Cudi’nin üstüne oturdu ve şöyle dendi “Yanlışlar içindeki o topluluk olmaz olsun.”[*] [*] ... Tefhim-ul Kuran Denildi ki Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.» Su çekildi, iş bitiriliverdi, gemi de Cûdi dağı üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da Uzak olsunlar» denildi. Yaşar Nuri Öztürk Ve denildi "Ey yer! Suyunu yut ve ey gök, sen de tut." Ve su çekidi. İş bitirilmişti. Gemi, Cûdi üzerine oturdu ve haykırıldı "O zalimler topluluğu geri gelmez olsun!"
Halk arasında "kan yapıcı" etkisiyle bilinen üzümün, vücuttaki diğer etkileri hakkında bilgi veren Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Artık, vücudu birçok hastalığa karşı korumasının yanında, bulunmaz bir enerji kaynağı olduğunu söyledi. Prof. Dr. Artık, üzümün A, B1 ve B2 vitaminleri yanında potasyum, kalsiyum, magnezyum, silisyum, iyot, çinko, kükürt, demir ve fosfor gibi mineraller bakımından da oldukça zengin olduğunu belirtti. Üzümün, karaciğer yetmezliği, kansızlık, bağırsak hastalıkları, öksürük, bronşit ve kanser hücrelerinin oluşumunu engellediğinin bilimsel araştırmalarla kanıtlandığını ifade eden Nevzat Artık, şöyle devam etti ''Üzüm, kalp ve kanser riskini düşürür, bağışıklık sistemini güçlendirir ve vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Üzümde bulunan şeker, vücutta çok çabuk parçalanarak enerji verir. Üzümü en gözde meyve yapan bir diğer özelliği de kanda oksijen taşınmasını sağlayan hemoglobin hücrelerinin oluşumunda gerekli olan demir içermesi ve böbreklerin çalışması için uyarmasıdır. Kalp atışlarını düzenleyen potasyum açısından da zengin olan üzüm, vücutta oluşan toksit maddelerin atılması ve alkali asit dengesinin sağlanması için de kullanılmaktadır. Sindirim sistemini uyaran ve bağırsak faaliyetlerini destekleyen üzüm, sindirim sistemi hastaları tarafından tüketilmemelidir.'' Prof. Dr. Artık, Türkiye'de üzümün yararlarının çok iyi bilinmediğini, bu nedenle de üzüm tüketiminin hedeflenen düzeyde olmadığını belirterek, ''Oysa üzüm ve üzüm suyu, insan vücudu için çok değerli bir besindir. Üzüm suyu, kandaki pıhtılaşmanın önüne geçerek, kalp hastalıklarına karşı korur. Beyin yorgunluğunu gidererek, zihin açıklığı sağlar. Tansiyonu düşürür. Romatizmal hastalıkların tedavisinde etkilidir'' dedi.
[Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.] ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﺭَﺏِّ ﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﻣِﻦْ ﻫَﻤَﺰَﺍﺕِ ﺍﻟﺸَّﻴَﺎﻃِﻴﻦِ ٭ ﻭَﺍَﻋُﻮﺫُ ﺑِﻚَ ﺭَﺏِّ ﺍَﻥْ ﻳَﺤْﻀُﺮُﻭﻥِ Tazammun İiçine almak. Ey maraz-ı vesvese ile mübtela! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider. Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksam-ı kesîresinden kesîr-ül vuku olan yalnız beş vechini beyan edeceğim. Belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tardeder. Tanımazsan gelir, tanısan vesvese Vesvese hastalığı, kuruntu hastalığı. Mübtela Tutkun, düşkün, hasta, dertli. Musibet Afet, bela, felaket. Ehemmiyet Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik. Havf Korku. Mahfî Gizli, saklı. Mahiyet İç yüz, esas, asıl, temel özellik, temel gerçek. Aksam-ı kesîre Çok kısımlar. Kesîr-ül vuku En çok olan, en çok görülen. Vech Yön, taraf, yüz. *Tarz, biçim. Beyan İzah, açıklama, anlatma. Cehil Cahillik, bilgisizlik. Tard Kovma. Birinci Vecih - Birinci Yara Şeytan evvelâ şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şübheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münafî-i edeb çirkin halleri tasvir eder. Kalbe "Eyvah" dedirtir, ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki; kalbi, Rabbine karşı sû'-i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur Evvelâ İlk önce, birinci olarak. Şetm Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz. Münafî-i edeb Edebe aykırı, ahlak kurallarına ters. Tasvir Şekil verme, zihinde canlandırma. Ye's Ümitsizlik. Sû'-i edeb Kötü edeb, edepsizlik, terbiyesizlik, saygısızlık. Halecan Titreme, kalp çarpıntısı, heyecan. Gaflet Düşüncesizlik ve ihmal sebebiyle, içinde bulunduğu gerçeklerden habersiz olma. Bak ey bîçare vesveseli adam! Telaş etme. Çünki senin hatırına gelen şetm değil, belki tahayyüldür. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetm dahi, şetm değildir. Zira mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetm ise, hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünki hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zâten şeytanın da istediği Çaresiz. Vesvese Şüphe, kuruntu. Şetm Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz. Tahayyül Hayale getirmek, hayalde canlandırmak. Tahayyül-ü küfür Küfrü hayalde canlandırma, inkar düşüncesini hayalde canlandırma. Küfür İnkar etme, inanmama, inkarcılık. Tahayyül-ü şetm Çirkin ve kötü sözlerin hayale getirilmesi ve hayalde canlandırılması. Şetm Sövmek, küfretmek, yakışıksız çirkin söz. Zira Çünkü. Müteessir Etkilenen, etkilenmiş, üzüntülü, üzgün. Müteessif Üzülen, kederlenen. Lümme-i şeytanî Şeytanın verdiği kuruntu. Tevehhüm-ü zarar Zarar olduğunu sanma, zarar verdiğini düşünme. Tevehhüm Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma. Mutazarrır Zarara uğrayan, zarar görmüş olan. Tahayyül Hayale getirmek, hayalde canlandırmak. Hakikat Gerçek. İkinci Vecih budur ki Manalar kalbden çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler; oradan suretleri giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nevi suretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur, fakat temas var. Vesveseli adam, teması telebbüsle iltibas eder. "Eyvah!" der. "Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hısset-i nefs, beni matrud eder." Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Şu yaranın merhemi şudurMana Anlam. Suret Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol. Nevi Çeşit, tür. Nesc Dokuma, dokunuş. Ehemmiyet Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik Münezzeh Temiz, pak, arınmış. Mülevves Kirli, pis. Telebbüs Giymek, giyinmek. İltibas Birbirine karıştırma, birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma. Sefillik Perişanlık, düşkünlük, aşağılık. Hısset-i nefs Nefsin aşağılığı. Matrud Kovulan kovulmuş. Dinle ey bîçare! Nasılki, senin namazın edeb-i nezihanesinin vesilesi olan zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle de Maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ sen âyât-ı İlahiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştiha, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayalin, deva-i illet ve kaza-i hacetin levazımatını görecek, bakacak, onlara münasib süflî suretleri nescedecek ve gelen manalar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır. Bîçare Çaresiz. Vesile Bahane, sebep. *Vasıta, araç, yol. Zahirî Görünüşte olan, görünen, dış görünüşle ilgili. Taharet Temizlik. Batn Mide, karın, iç. Bâtın İç, görünmeyen, içyüz. Necaset Pislik. Maânî-i mukaddese Mukaddes manalar, mübarek ve kutsal manalar. Suret-i mülevvese Pis şekil. Mücaveret Komşuluk, yakınlık. Ayât-ı İlahiye Allah’ıncc ayetleri. Tefekkür Düşünmek, düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak. Maraz Hastalık, dert, illet. İştiha Kuvveli istek, arzu, acıkma. Bevl İdrar. Emr-i müheyyic Heyecanlandıran iş, telaşlandıran olay. Hiss Duygu. Deva-i illet Hastalığın iacı. Kaza-i hacet Tuvalet ihtiyacını gidermek. Levazımat Lüzumlu şeyler, gerekenler, gerekli şeyler, gerekliler. Münasib Uygun, layık, yaraşır. Süflî Alçak, aşağı, bayağı, adi. Suret Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol. Nesc Dokuma, dokunuş. Mana Anlam. Beis Zarar. Televvüs Kirlenmek, pislenmek. Hatar Tehlike. Hasr-ı nazar Bütün dikkatini verme. Zann-ı zarar Zarar zannetme, zarar sanma. Üçüncü Vecih budur ki Eşya mabeynlerinde, bazı münasebat-ı hafiye bulunur. Hattâ hiç ümid etmediğin şeyler içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzât bulunur veya senin hayalin, meşgul olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra getirir. Fenn-i Beyan'da beyan olunduğu gibi, "Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir." Yani İki zıddın suretlerinin cem'ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura, tedai-yi efkâr tabir edilir. Meselâ Sen namazda, münacatta, Kâ'be karşısında, huzur-u İlahîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde; şu tedai-yi efkâr, seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Senin başın, böyle bir tedai-yi efkâra mübtela ise, sakın telaş etme. Belki intibaha geldiğin anda, dön. "Aman ne kusur ettim" deyip tedkikle meşgul olup durma. Tâ o zaîf münasebet, senin dikkatinle kuvvet peyda etmesin. Zira teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zaîf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayalî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nevi tahattur ise, galiben ihtiyarsızdır. Hususan hassas asabîlerde daha galibdir. Şeytan, şu nevi vesvesenin madenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur kiMabeyn Ara. Münasebat-ı hafiye Gizli münasebetler, gizli görünmez alakalar ve bağlar. Münasebet İlişki, bağ, alaka. Bizzât Doğrudan kendisi. San'at Ustalık, hüner. Sırr-ı münasebet Münasebet sırrı, alakalı olmasındaki gizli gerçek, bağlantısınınilişkisinin derin ve ince manası. Mukaddes Kutsal, kusursuz, her türlü noksanlardan uzak olan. Mülevves Kirli, pis. *Karışık. Fenn-i Beyan Anlatma ve ifade ilmi. Beyan İzah, açıklama, anlatma. Hariç Dış. Zıddiyet Zıtlık, terslik. Sebeb-i kurbiyet Kurbiyet sebebi, yakınlık sebebi. Zıdd Zıt, ters, aksi, karşıt. Suret Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol Cem' Toplama, bir arada bulundurma. * Çoğul, çokluğu gösteren kelime. Vasıta Araç, aracı, sebep, vesile. Münasebet- i Hayaliye Hayali münasebet, hayalle ilgili bağlantı ve ilişki. Tahattur Hatırlama. Tedai-yi efkâr Bir fikrindüşüncenin başka bir fikridüşünceyi hatıra getirmesi, fikir çağrışımı. Tabir İfade, söz, deyim. Münacat Dua, Allah’acc yalvarma. Âyât Ayetler, 1- Kur’an-ı Kerimdeki cümleler. 2- Allah’ıcc tanıtan varlıklar. Tefekkür Düşünmek. Düşünceyi hareketlendirmek, düşünceyi çalıştırmak. Malayaniyat-ı Rezile Rezil utanç verici yersiz düşünce ve sözler. Sevk Gönderme, yollama. Tedai-yi efkâr Bir fikrindüşüncenin başka bir fikridüşünceyi hatıra getirmesi, fikir çağrışımı. Mübtela Tutkun, düşkün, hasta, dertli. İntibah Uyanıklık, uyanma. Tedkik İnceleme, araştırma, inceden inceye araştırma. Zaîf Zayıf, güçsüz, kuvvetsiz. Münasebet İlişki, bağ, alaka. Peyda Ortaya çıkma, olma, meydana çıkma, kazanma, belirme. Teessür Etkilenme, üzülme, üzüntü. Ehemmiyet Önemli olma, değerlilik, kıymetlilik. Tahattur Hatırlama. Meleke Tecrübelerin veya tekrarlamaların sonucu kazanılan bilgi ve beceri alışkanlığı. Maraz-ı hayalî Hayalle ilgili hastalık, hayal hastalığı. Nevi Çeşit, tür. Galiben Çoğunlukla. İhtiyarsız İstemeyerek, elde olmadan. Hususan Bilhassa, özellikle, ayrıca. Hassas Duyarlı. Asabî Sinirli. Galib Üstün, yenen. Tedai-yi efkâr, galiben ihtiyarsızdır. Onda mes'uliyet yoktur. Hem tedaide, mücaveret var; temas ve ihtilat yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri, birbirine sirayet etmez, birbirine zarar vermez. Nasılki şeytan ile melek-i ilham, kalb taraflarında mücaveretleri var ve füccar ve ebrarın karabetleri ve bir meskende durmaları, zarar vermez. Öyle de, tedai-yi efkâr saikasıyla istemediğin pis hayalat, gelip nezih efkârın içine girse; zarar vermez. Meğer kasden olsa veya zarar zannıyla onunla ziyade meşgul olsa. Hem bazan kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur, pis şeyleri önüne serpiyor, efkâr Bir fikrindüşüncenin başka bir fikridüşünceyi hatıra getirmesi, fikir çağrışımı Galiben Çoğunlukla. İhtiyarsızdır İstemeyerek, elde olmadan. Tedai bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi, çağrışım. Mücaveret Komşuluk, yakınlık. Temas Dokunma, değme. İhtilat Karışmak, karışıp görüşmek. Efkâr Fikirler, düşünceler. Keyfiyet Özellik, nitelik. Sirayet Yayılma, bulaşma, geçme. Şeytan İnsanı Kur’anın gösterdiği yoldan, iman ve İslam yolundan sürekli saptırmak için uğraşan görünmez bir varlık. Melek-i ilham İlham meleği. İlham Allahcc tarafından kalbe gelen mana. Mücaveret Komşuluk, yakınlık. Füccar Günahkarlar, açıktan günah işleyenler. Ebrar iyiler, hayırlılar. Karabet Yakınlık, akrabalık. Mesken Ev, oturulan yer. Tedai-yi efkâr Bir fikrindüşüncenin başka bir fikridüşünceyi hatıra getirmesi, fikir çağrışımı Saika Sürükleyici sebep. Hayalat hayaller. Nezih Temiz, pak, arınmış, hiçbir kötülüğü ve çirkinliği olmayan. Efkâr Fikirler, düşünceler. Zannı Zannetmesi, sanması. Ziyade Fazla, çok. Dördüncü Vecih Amelin en iyi suretini taharriden neş'et eden bir vesvesedir ki, takva zannıyla teşeddüd ettikçe hal ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken, harama düşer. Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettiriyor. "Acaba amelim sahih oldu mu?" der, iade eder. Bu hal devam eder. Gayet ye'se düşer. Şeytan şu halinden istifade eder, onu yaralar. Şu yaranın iki merhemi var Amel İş, çalışma, görevi yerine getirme. Suret Biçim, görünüş, şekil, tarz *Dış görünüş. *Gidiş, yol. Taharri Arama, araştırma, inceleme. Neş’et Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma. Vesvese Şüphe kuruntu. Takva Bütün günahlardan ve her türlü yasaklardan kendini koruma. Zannı Zannetmesi, sanması. Teşeddüd Şiddetlenme, sertleşme, kuvvet ve dayanıklılık kazanma. Evlâ Daha iyi, çok iyi. Haram Yasak ve günah, Allah’ıncc açık ve kesin olarak yasakladıkları. Sünnet Peygamberimizinasm sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla gösterdikleri. Vâcib Dindeki farz derecesine yakın farz ile sünnet arasındaki emirler. Sahih Doğru, tam, noksansız, şartlarına ve kurallarına uygun yapılmış. İade Geri verme. Gayet Çok, pek çok. Ye's Ümitsizlik. Birinci merhem Bu gibi vesvese ehl-i İtizale lâyıktır. Çünki onlar derler "Medar-ı teklif olan ef'al ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibariyle ya hüsnü var; sonra o hüsne binaen emredilmiş veya kubhu var; sonra ona binaen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh zâtîdir; emir ve nehy-i İlahî ona tâbi'dir." Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir "Acaba amelim nefs-ül emirdeki güzel surette yapılmış mıdır?" Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki Cenab-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabih olur. Demek emir ile güzellik, nehy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubh mükellefin ıttılaına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubh ise, surî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir. Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebeb, nefs-ül emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Mu'tezile der "Hakikatte kabih ve fasiddir. Lâkin senden kabul edilir. Çünki cehlin var, bilmedin ve özrün var." Öyle ise Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zahir-i şeriata muvafık olarak işlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat, "Kabul olmuş mu?" de. Gururlanma, ucbe girme. Ehl-i İtizal Mutezile mezhebinden olanlar. Lâyık Yakışır ve yaraşır. Uygun. Medar-ı teklif Sorumluluk ve yükümlülük sebebi. Ef'al Fiiller, işler. Zâtında Aslında, kendisinde, özünde. Âhiret Ölümsüz olan öbür dünya, ölüm ve kıyamet ile gidilen ve Cennet-Cehennemin bulunduğu ebedi alem. Hüsn Güzellik. Binaen Dayanarak, dayalı olarak. Kubh Çirkinlik, kötülük. Nehy Menetme, yasak etme, yasaklama. Hakikat Gerçek. Nokta-i Nazar Bakış açısı. Hüsün Güzellik. Kubh Çirkinlik, kötülük. Zâtî Zata ait, zatla alakalı, kendisiyle ilgili. Nehy-i İlahî Allah’ıncc yasaklaması. Tâbi' Bağlı, uyan, arkası sıra giden, izleyen. Amel İş, çalışma, görevi yerine getirme. Vesvese Şüphe kuruntu. Nefs-ül Emir Hakikatın kendisi, gerçeğin kendisi. Mezheb-i hak Hak mezheb, doğru mezheb. Ehl-i Sünnet ve Cemaat İnanç ve yaşayışın bütün yönleriyle Kur’an ve sünnet yolundan gidenler. Hasen Güzel. Nehy Menetme, yasak etme, yasaklama. Kabih Çirkin, kötü, fena. Tahakkuk Doğruluğu meydana çıkma, gerçekleşmek, gerçeklik kazanma, ortaya çıkma. Hüsün Güzellik. Kubh Çirkinlik, kötülük. Mükellef Vazifeli, görevli. Ittıla Haberli olma, haberi bulunma, bilgisi olma. Takarrur Kararlaşma, yerleşme, değişmeyecek şekilde kararlı duruma gelme. Surî Surete ait, görünüşle ilgili, görünüşdeki. Ciddi ve samimi olmayan. Lâkin Ancak, fakat, amma. Muttali Haberli, bilgili, bilgisi olan. Sahih Doğru, tam, noksansız. Cehl Cahillik, bilgisizlik. Zahir-i Şeriat İslam dininin, açık ve belli olan emir ve yasakları, İslam dininin dış görünüşü. Muvafık Uygun, merhem Dinde harec yoktur. Madem dört mezheb haktır. Madem istiğfara müncer olan derk-i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü'yetine -böyle vesveseli adama- müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse, daha evlâdır. Madem böyledir, sen vesveseyi at. Şeytana de ki Şu hal, bir harecdir. Hakikat-ı hale muttali olmak güçtür. Dindeki yüsre münafîdir. ﺍَﻟﺪِّﻳﻦُ ﻳُﺴْﺮٌ ٭ ﻻَ ﺣَﺮَﺝَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ esasına muhaliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb-i hakka muvafık gelir. O bana kâfidir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek ibadeti lâyık-ı vechile eda edemediğimden istiğfar ve tazarru' ile merhamet-i İlahiyeye dehalet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabul olunmak için mütezellilane bir niyaza vesiledir. Harec Zorluk, darlık, sıkıntı. İstiğfar Af dileme, Allah’tancc bağışlanma isteme, tövbe etme. Müncer Sürüklenen, götüren, varan, son bulan, sonuçlanan. Derk-i Kusur Kusurunu anlamak. Hüsn-ü amelin İbadet ve iyi işlerin güzelliği. Rü'yet Görmek. Müreccah Üstün. Hakikat-ı Hal Durumun gerçek içyüzü, gerçek durum. Yüsr Kolaylık, rahatlık. Münafî Zıt, ters, aykırı. BEŞİNCİ VECİH Mesail-i imaniyede şübhe suretinde gelen vesvesedir. Bîçare vesveseli adam, bazan tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani Hayale gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şübheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdik-ı aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalaletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i müfekkirenin cevelanını ve tedkikatını ve bîtarafane muhakemesini, hilaf-ı iman zanneder. İşte telkinat-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, "Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş" der. O haller, galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz'-i ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye'se düşer. Bu yaranın merhemi şudur kiMesail-i imaniye İmane ait meseleler, imanla ilgili konular. Vesvese Şüphe, kuruntu. Bîçare Çaresiz. Tahayyül Hayale getirmek, hayalde canlandırmak. Taakkul Hatırlama, zihin yorarak anlama. İltibas Birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma. Tevehhüm Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma. İtikad İnanmak, gönülden iman. Halel Zarar, bozma, eksiklik. Şek Şüphe, kuşku. Tasavvur Zihinde şekillendirme, akılda canlandırma. Emr-i küfrî Küfre ait iş, inkarla ilgili düşünce ve olay. Tefekkür Düşünmek, düşünceyi çalıştırmak. Dalalet Sapıtma, iman ve İslam yolundan sapmak. Esbab Sebepler. Kuvve-i müfekkire Akıl yürütme gücü, düşünme yeteneği. Cevelan Dolaşma. Tedkikat Tetkikler, incelemeler, araştırmalar. Bîtarafane Tarafsız olarak, tarafsızca. Muhakemesi Yargılaması. Hilaf-ı İman İmana ters, inanca aykırı. Telkinat-ı Şeytaniye Şeytana ait telkinler, şeytanın aşılamaları. Zanlar Zannetmeler, sanmalar. Galiben Çoğunlukla. İhtiyarsız İstemeyerek, elde olmadan. Cüz'-i ihtiyarî Serbest ve hür hareket edebilme yeteneği. Ye's Ümitsizlik. Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi, küfür değildir. Tasavvur-u dalalet dalalet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalalet dahi, dalalet değildir. Çünki hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-ı aklîden ve iz'an-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz'-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an, öyle değiller. Bir mizana tâbi'dirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasılki tasdik ve iz'an değiller. Öyle de şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstekar bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şübhe, ondan tevellüd edebilir. Hem bîtarafane muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizam eder. Ona vâcib olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir halet, zihninde takarrur küfür İnkar düşüncesini, hayalde canlandırma. Tevehhüm-ü küfür İnkara düşme kuruntusu. Tasavvur-u dalalet Dinden nasıl sapıldığını düşünmek. Tahayyül Hayale getirmek, Hayalde canlandırmak. Tevehhüm Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma. Tasavvur Zihinde şekillendirme, akılda canlandırma. İz'an-ı kalbî Kalple ilgili iman ve benimseme. Teklif-i dinî Dini teklif, dinin yükümlü tutması, dinin emir ve yasaklarla görevlendirmesi. Tasdik Doğrulama, doğruluğunu kabul etme. İz'an Anlayış, benimseme, inanıp itaat etme. Müstekar Kararlı, sabit, değişmez, yerleşmiş, kalıcı. Nevi Çeşit, tür. Tevellüd Doğma, meydana gelme. Bîtarafane Tarafsız olarak, tarafsızca. Muhakeme Düşünce, akıl yürütme, değerlendirme. *Sorgulama, yargılama. Şıkk-ı muhalif Karşı taraf, karşı tarafın görüşü. İltizam Lüzumlu görme, gerekli görme. İhtiyarsız İstemeyerek, elde olmadan. Taraf-ı muhalif Muhalif taraf, zıt taraf. Hasm Düşman. Vekil-i fuzulî Gereksiz sözcü. Halet Durum, hal. Takarrur Kararlaşma, yerleşme, değişmeyecek şekilde kararlı duruma gelme. Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani Bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkuk tevehhüm eder. Halbuki İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki İmkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmîye münafî değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ Şu dakikada Karadeniz'in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şübhesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ Şu güneş zâtında mümkündür ki, bugün gurub etmesin veya yarın tulû' etmesin. Halbuki bu imkân yakînimize zarar vermez, şübhe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ hakaik-i imaniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakîn-i imanîye zarar vermez. Hem ﻻَ ﻋِﺒْﺮَﺓَ ِﻟْﻼِﺣْﺘِﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟﻨَّﺎﺷِﺊِ ﻋَﻦْ ﺩَﻟِﻴﻞٍ yani "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhure; hem usûl-üd din, hem usûl-ül fıkhın kaide-i mukarreresindendir. İmkân-ı zâtî Bir şeyin kendisiyle ilgili olabilecekler. İmkân-ı zihnî Akıl ve mantık bakımından olabilirlik. İltibas Birbirine benzeyenleri birbirinden ayırt edemeyip karıştırma. Meşkuk Şüpheli. Tevehhüm Evhamlanma, kuruntuya kapılma, asılsız ve gerçek dışı düşüncelere kapılma, sanma. İlm-i Kelâm Kelam ilmi, İslam dininin temel inanç kurallarını açıklayan ve ispatını yapan ilim. Kaide Prensip, kural. Muhtemel Olabilir, mümkün. İhtimal-i imkânî Mümkün olma ihtimali. Tulû' Doğma, doğuş, ortaya çıkma. Hakaik-i imaniye İnançla ilgili gerçekler. Hayat-ı dünyeviye Dünyaya ait hayat, dünyadaki yaşantı. Neş'et Meydana gelme, ortaya çıkma, var olma. Ehemmiyeti Önemi. Kaide-i meşhure Meşhur kaide, herkesce bilinen kural. Usûl-üd din Dinin usulü, dinin esaslarını inceleyen ilmin temel kuralları. Usûl-ül fıkh Fıkıh usulü, dinin emir ve yasaklarını inceleyen ilmin temel kuralları. Kaide-i mukarrere Mukarrer kaide, değişmez kaide, değişmez kural. Eğer desen Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binaen bize bela olmuş?" Elcevab İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharriye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehavünü def'eder. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydan-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş. Beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîm'e şekva etmeli, "Eûzü billahi mineşşeytanirracim" demeli. Muzır Zararlı, zarar veren. Müz'ic Rahatsız edici, usandırıcı, sıkıntı verici. Vesvese Şüphe, kuruntu. Binaen Dayanarak, dayalı olarak. İfrat Aşırılık, aşırı gitme, çok ileri gitme, haddini aşma. Asl-ı vesvese Vesvesenin aslı, kuruntunun gerçek iç yüzü. Teyakkuz Uyanık olma, uyanıklılık, göz açıklığı. Taharri Arama, araştırma, inceleme. Dâî Davet eden, sebep olan. *Dua eden. Ciddiyet Ağırbaşlılık, ciddilik, gerçek ve samimilik. Lâkayd Alakasız, ilgisiz. Tehavün Önem vermemek, önemsememek, aldırış etmeme. Hakîm-i Mutlak Sonsuz hikmet sahibi, her şeyi sayısız gayeler ve faydalarla düzenli olarak yapan Allahcc. Dâr-ı imtihan İmtihan yeri. Meydan-ı müsabaka Müsabaka meydanı, yarışma sahası. Kamçı-yı teşvik Teşvik kamçısı. Beşer İnsan. Ziyade Fazla, çok. Hakîm-i Rahîm Çok merhametli ve şefkatli olan ve her şeyde gayeler ve faydalar gözeten Allahcc. Şekva Şikayet. Eûzü billahi mineşşeytanirracim Şeytandan Allah’acc sığınırım. Said Nursi
Sözün hemen başında şunu ifade edelim, “Müslüman’ın kitabında ümitsizlik/ Ye’is yoktur!” Kur’an da, Yeis’ ile ilgili beş ayet bulunuyor Yusuf Suresi 87. Ayette şöyle buyruluyor; “Oğullarım gidin de Yusuf ile kardeşinden duyarlı bir araştırmayla Bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.” Ye’is sözlükte, “umutsuzluktan doğan karamsarlık, umutsuzluk, üzüntü” Şems-i Tebrizi, 13. yy’da; sanki asrımıza/ asrımız insanına sesleniyor; “Kalk, silkelen, kendine gel. Umutsuzluğa sarılma. Umutsuzluk şeytandandır. Ümit vermek Allah’tandır” Umutsuzluk, batının bu millet evladına taktığı kelepçedir! Akif şiirinde, bu millete seslenecektir; “Korkma Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz; Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!” Akif’i dinlemeye devam edelim; “Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır! Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır! İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.” Usta kalem Sezai Karakoç bu milleti uyanmaya davet eder; “Umutsuzluk yok. Gün gelir; gül de açar, bülbül de öter.” Umut, hayattır’ Umutsuzluk, ölümdür’ Theoktritos ne güzel söylüyorlar; “Yaşayanlar için umut her zaman vardır. Umutsuzluk, ölüler içindir.” İnancımız, durma, çalış’ diyor… Tıpkı, “rızık arayışı için kanat çırpan kuşlar misali!” Bakara Suresi 155. Ayette şöyle buyrulur; “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, Ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele!” İmtihanımızda, korku da, açlık da, sıkıntılar da’ olabilir! Burada, metanet gösterenler, sabredenler’ kazanıyorlar! Hayat hiçbir zaman, çekilmez’ mantığıyla düşünülmemelidir; Güzel görmek, güzel düşünmek; hayatı da güzelleştirir’ Hz. Mevlana, “kahverengi dallardan pembe çiçekler açtığına göre, Ümitsizliğe gerek yok!” Ümitsizlik, şeytanın / nefsin beslediği; vesvesenin adı…’ Allah bizleri, her türlü çirkeften ve vesveseden korusun’ İç ve dış dünyamıza, sükûnet versin’ Umutsuzluk, asık surat’ olarak tarif edilebilir! Umut, o kadar güçlü bir moral gücüdür ki, “Umut, en çaresiz olduğunuz anlarda bile Neşeli olabilme gücü verir insana!” Hayatı, büyük idealleri, umutla yaşayacaksınız’ “niyet hayır, akıbet hayır!” Bu söz de, bu ifadelerde; hayatın kendisi’ okunur! Bu ifadeler, insana yaşama gücü/ veya zevji verir’ Hicr Suresi 55 ayette, “Dediler ki Seni gerçekle müjdeledik; Öyleyse umut kesenlerden olma!” İsra Suresi 83. Ayette de, “insana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer Ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa düşer” Umut, insanı hayata bağlar’ Umut, insanın erdemli işler yapmasına psikolojik moraldir’ Âmin Maalouf öyle farklı bir ifade kullanırlar ki, “Umutsuzlukta haklı çıkacağınıza umutta yanılalım.” İnsanı, yaşatan ve hayata bağlayan’ umuttur… Bir büyük zat ne diyorlar; “Yeis, en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslam’ın kalbine girmiş.” Bediüzzaman da şöyle der; “insanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir!” Ne diyorlar? “Umutsuzluk yok, dua var. Acele etmek yok, sabretmek var. İmkânsız diye bir şey yok, çünkü Allah var.” Kendimizi, başarıya…’ hazırlayacağız! Şöyle kendi iç dünyamıza dönelim; “İnsanın kalbinden daha büyük bir çöl, Daha büyük bir göl var mı? Ah işte ah. Yangın da orda yağmur da…” Sizler neleri talep ederseniz, ona ulaşırsınız! Niyetler, dilekler ve âminler; birleşen bir doğru olsun… Cüneyt Kahraman bakınız ne diyorlar? “umutsuzluk ve karamsarlık bugün düşmandan, Daha çok düşmandır bizlere…” Büyük Sahabe Hz. Ali şöyle der; “Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmak, Günahkâr olmaktan daha tehlikelidir” Hadis, “Rızkın için üzülme! Takdir edilen rızkın seni bulur” Ayet, “Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret, Ve kudret sahibi olan ancak Allah’tır.” Zariyat, 58 Ye’is/ ümitsizlik zincirlerini kıracağız… Şems-i Tebrizi, 13. yy’da; sanki asrımıza/ asrımız insanına sesleniyor; “Kalk, silkelen, kendine gel. Umutsuzluğa sarılma. Umutsuzluk şeytandandır. Ümit vermek Allah’tandır”
Photo Aisha Harley The Trouble is You think You Have Time -Jack Kornfield Ve işte nihayet üzüntü hakkında bir şeyler yazmak üzere karşınıza geçtim. Üzüntü bizi sıkça yoklayan ama hakkında fazla kafa yormadığımız bir duygu. Bir şeylerin kaybını idrak ettiğimiz anda bilince çıkan bir duygu. Hüzün ve kederin akrabası ama onlardan farklı. Neresi farklı diyecek olursanız, bedendeki hissedildiği yeri farklı derim. Başka ince farkları da vardır elbet. Süresi, şiddeti, çıkış sebepleri, geçiş noktası. Hüzün ve keder bedende daha geniş bir alan kaplarlarken fikrimce üzüntü onlara göre daha ufak bir bölgede cereyan ediyor. Belki de bu sebepten dolayı onu akrabaları hüzün ve keder kadar ciddiye alamıyor, hakkında şarkılar, şiirler düzmüyoruz. Daha basit bir şey üzüntü, daha günlük, daha alelade. Cereyan ettiği alanı da pek bir dar zaten, diyoruz. Sanki. Belki hüzün ve keder sadece daha teferruatlı değil aynı zamanda daha aşina duygular, durumlardır. Üzüntüye üvey evlat muamelesi yapmamız biraz da onu doğru dürüst tanımayışımızdan kaynaklanıyordur belki. Üzüntü belirir belirmez onu geçirmeye, yok etmeye “iyi”leştirmeye öyle odaklıyız ki kendisiyle doğru dürüst tanışamıyoruz bile. Daha çok aşina olduğumuz duygularımız var. Mesela endişe ve öfke. Bunlar üzüntüyü baş gösterdiği yerde kışkışlamak için görevlendirdiğimiz body-guard duygular bence. Bir örnek vereyim İki gece önce fazla hızlı çiğnediğim sebzelerim ve oldum olası hazmedemediğim sen Çinli misin ki sindirim sisteminin pirinci hazmetmesini bekliyorsun, demişti bir kez Zhander Hoca beyaz pilavdan oluşan akşam yemeğim sonrasında mide kramplarıyla iki büklüm kıvranıyorum. Ağzımdan nefesler alıyorum, karnımı gevşetiyorum, ovalıyorum, yok hiç bir şey işe yaramıyor. Kramplar canımı alıyor. Öyle fenayım. Tek istediğim sırt üstü yatıp karnıma Digest Zen sindirimi sağlayan mucizevi bir yağ karışımı masajı yapmak. Ama gelin görün ki dışarıdayız. Sebzeleri, pilavı bir lokantada yemişiz, eve dönmek gerek. Çoğunuz biliyorsunuzdur bizim Bey’in bacakları tutmuyor. MS hastalığı yüzünden tekerlekli sandalye ile hareket ediyor. O kramp arası onu arabaya, tekerlekli sandalyeyi bagaja yerleştirdim. İnleye inleye eve sürdüm. Sonra yine tekerlekli sandalyeyi, arkasından bizim Bey’i arabadan çıkardım. Beraber bizim daireden içeri girdik. Kendimi hemen yatağa atacağım. Olmadı. Bey’in bir kaç başka şey için de bana ihtiyacı oldu. Tuvalete gitmesi, ayakkabılarını çıkarması filan gerekiyor ve normalde bütün bu işlerini benim yardımımla yapabiliyor. Her akşam yaptığım bu işler, o kramp anında birden gözümde müthiş büyüdü ve birden hiç beklemediğim bir üzüntü dalgasıyla sarsıldım. Gözlerim doldu. Onu orada bırakıp yatak odasına geçtim, yatağa uzandım, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ben çocukluğumdan beri çok ağlarım. Severim de ağlamayı. Rahatlatır, hatta güçlendirir beni akıttığım göz yaşları. Sırt üstü yattığım yerde birazcık ağladım, sonra baktım yavaş yavaş tanıdık bir duygu beni sarmalamaya başlıyor. Kim o? Öfke tabii ki. “Niye buradayız Allah aşkına» diye soruyor tıslaya tıslaya Dünyanın bu ücra köşesinde bize yardım edecek kimimiz kimsemiz yok? Ne işimiz var bizim burada?» İç ses değil kocakarı mübarek. Öyle söyleniyor! O söylendikçe benim gözyaşlarım kuruyor ve hedef bulmuş öfkem bizim Bey oklarını bilemeye başlıyor. Tuvaletten kalkıp yanıma geldiği an başlayacağım fırlatmaya. Sırf o rahat ediyor diye dünyann bu uzak köşesinde, ailelerimizin desteğinden mahrum yaşıyoruz. yanlış ama o anda takan kim? Hep onun yüzünden. Tuvaletten gelmesini bile beklemeyeceğim. Şimdi hemen odadan banyoya bağırabilirim. Dilimi iyice sivriltmiş suçlamayı odadan banyoya yollamak üzereyken, içimden bir ses, ses de diyemeyeceğim, bir el beni durdurdu. Bir dakika durur musun?” dedi yumuşak el/ses. Sen biraz önce ağlıyordun hani. » Evet, ne olmuş?» Ne hissediyordun ağlarken?» Ağlıyordum çünkü burada herşeyi ben tek başıma yapmak zorundayım! Oysa… » Yok, yok, neden ağlıyordun demedim. Ne hissediyordun, diye sordum. Sebepleri düşünmeden önce, hangi duygu ile kendini yatağa atmıştın?» Ü-ü-üzgündüm.» Hımmm, peki şimdi? Öfkenin perdesini kenara çekecek olursak?» Halâ üzgünüm.» İzin verir misin?» Neye?» Üzüntüyü yaşamana, öfkeye, endişeye kaçmadan, üzüntüyü iyileştirmeye çalışmadan orada durmaya. Bir denemek ister misin?» Bu benim için çok zor bir şey. Üzüntüye izin vermek. Bradshaw’ın Aile Kurallarını bir kısmınız duymuşsunuzdur belki. İleride bu konuda daha çok yazmak istiyorum. Şimdi kısaca ne olduğunu anlatayım Hepimizin bilinçaltına ve davranışlarına sızmış bir takım aile kurallarımız var. Bir uzman tarafından mercek altına alınmadığımız takdirde kolay kolay kendi başımıza keşfedebileceğimiz kurallar değil bunlar. Bilincimizin altına, üstüne ince ince yerleşmiş kurallar. Kuşaklar boyunca ailemiz bu kuralları, değerleri ve inançları içselleştirmiş, dünyayı o kuralları merceğinden algılamaya şartlanmış ve kuralları farketmeden sonraki kuşaklara geçirmiş. Bradshaw’a göre en güçlü aile kuralları insan olmak ve hayatın anlamı ile ilgili olarak ailemizden öğrendiğimiz değer yargıları. Anlamlı bir hayat yaşamak için… Gerisini siz nasıl dolduruyorsanız o sizin en temel aile kuralınızı belirliyor. Anlamlı bir hayat yaşamak için insanlığa faydan dokunmalı Anlamlı bir hayat yaşamak için kendi mutluluğunu herşeyin üzerinde tutmalısın Anlamlı bir hayat yaşamak için başkalarının mutluluğunu herşeyin üzerinde tutmalısın. Anlamlı bir hayat yaşamak için bir aile kurmalısın. Anlamlı bir hayat yaşamak için ülken için canını vermeye hazır olmalısın. Anlamlı bir hayat yaşamak için çalışıp, ekmeğini kazanmalısın. Anlamlı bir hayat yaşamak için ailenin ne pahasına olursa olsun korumalısın. Bu en temel aile kuralı. Hepiniz kendi inançlarınıza bakarak aile kuralınızı bulabilirsiniz. Yogada karma kırmak denen şey de işte bu kuşaklardır sorgulanmadan aktarılan aile kuralını keşfedip kendini ve sonraki kuşakları o kuraldan özgürleştirmek anlamına geliyor. Bu konuya da bir sonraki yazıda değinelim. Hayatın anlamına dair taşıdığımız temel kuralının yanısıra, o temel kuraldan çıkarak dallanıp budaklanan başka bir dolu aile kuralı var. İşte bazıları Aileyi dışarıya» karşı küçük düşürecek durumları dışarıdan» gizleyeceğiz. Ensest, aldatma, iflas, homoseksüellik konularını asla –kendi aralarında bile- konuşmayan ailelerin kuralı Bütünün devamı, bireyin mutluluğunun üstündedir. Bütün ıstıraba rağmen boşanmayan karı-kocaların kuralı Ailenin onuru bireyin hayatından daha değerlidir. Oğullarını kız kardeşlerini öldürmeye kandıran ailelerin kuralı Ve daha küçük kurallar Öfke sadece babanın hakkıdır. Çocukların ve annenin öfkelenmesi yasaktır. Çocukların aile kararlarında söz hakkı yoktur. Çocukların konuşma hakkı yoktur. Ve bunların yansıra Ailemiz sınırları içinde Üzülmek Yasaktır. Kulağa saçma gelen bu son kural çoğumuzun ailesinde geçerli aslında. Bizim ailede bu kural hala geçerlidir mesela. Bilerek isteyerek yeniden üretmiyoruz kuralı, kendi ana-babamızdan takdir ve sevgi görmek için uyduğumuz, daha sonra da içselleştirip en sonunda kendi çocuklarımıza aktardığımız bir inanç/davranış kalıbı bu. Bunca bolluk ve saadetin içine doğmuş bir çocuğun hayatından şikayet etmeye, ağlayıp sızlamaya ve üzülmeye hakkı yoktur. Allah’ın gücüne gider. çocukken en çok başıma bu gelecek diye korkardım. Çocuklar özellikle, ama genelde herkes, aile sofrasında neşeli, konuşkan, cıvıl cıvıl» olmalı, üzüntülerinden bir hamlede sıyrılmayı bilmelidirler. Bu tip bir ailede büyüdüyseniz büyük olasılıkla üzüntü denen duygu belirdiği anda bir diğer duyguyu tetikliyordur Suçluluk duygusu. Suçluluk duygusu, adı üstünde bir suçluyu gerektirir. Kendimizi suçluyorsak buradan endişe doğar. Kendimizi suçlamıyorsak bir başka suçlu bulmamız icab eder. İlk hedefi bulduğumuz anda suçluluk duygusu kendini öfkeye bırakır. Benim sırt üstü yatarkenki halim. Öfke ya da endişe, üzüntüyü kışkışlasın diye salıverdiğimiz nispeten kolay, anlaşılır, aşina olduğumuz duygulardır. Aile içinde yasaklanmamışsa kolaylıkla sizi yanlış yere yönlendirebilirler. Tuvalette oturan bizim Bey’in halini düşünün. Karın kramplarından mustarip karısı önce hıçkırıklara boğulup mekanı terk ediyor, iki dakika sonra yan odadan saldırıya başlıyor. Ortada fol yok yumurta yokken –bir de yanlış yere- suçlanıyor adam. Niye? Çünkü karısı üzüntüyü tanımadığı gibi orada duramıyor. Kaçması gerek üzüntüden. Çünkü onun kafasında üzülmek yasaktır. Öfkemi ona yönlendirip senin yüzünden ben böyle kötü hissediyorum kendimi saldırınca ben üzüntüyü yaşamaktan kaytarmış olacağım o kesin. Ama bizim ilişkimize ne olacak? Çiftlerin başına çok gelen bir durum bu. Bizim aramızda bir çatlak oluşacak. Onarmazsak ve başka saldırılarla derinleştirirsek günü geldiğinde ilişkimizi çat diye ikiye ayıracak bir çatlağa sebebiyet verecek benim hedefini şaşırmış öfkem. Ama yok, işte öyle olmadı bu sefer. Ki karma kırmak bir sonraki yazımızın konusu böyle bir şey. O ses/el konuşunca yogayla uyanan bir kaynaktan uzanıyor o el ben bir durdum. Durdum çünkü biliyorum. Devam ettiğim Transpersonel Psikoloji eğitiminde Bradshaw’un Aile Kuralları konusunu yeni işledik ve her birimiz kendi aile kuralımızı keşfettiğimiz egzersizler yaptık. Benimki Βu ailede üzülmek yasaktır. Takdir ve sevgi istiyorsanız aile meclislerimize üzüntülerinizden arınarak geliniz. » çıktı. Bu bilgiyi daha yeni öğrenmiş olduğum için durdum. Kendimi öfkeden çekip üzüntünün merkezine geri taşıdım. Ve orada ne oldu biliyor musunuz? Arka planda çalışan ama çok alıştığınız için artık sizi ne kadar rahatsız ettiğini unuttuğunuz bir makina birden susunca bir sessizlik, bir huzur yayılır, oh be dersiniz ya…Hah, işte aynı öyle oldu. Öfkeden güç alan ses susunca, üzüntünün ortasında yatan ben kendime acımadan, bir bilimkadını sesiyle durumu banyodaki Bey’e rapor ettim Çok üzgünüm.» *** Bu konu burada kalmaz, haklısınız. Karma kırmak, aile kuralları, üzüntüye izin vermek…Hepsi devam edecek. Yogadan sonraki ilk yazda bunların hepsine yer var. Yarın yine gelirim. Hoşçakalınız.
üzülme ye se kapılma ayeti